Doksanlı yıllarda “Eşkıya” ve “Ağır Roman” filmleri vizyona girdiği dönemde kentsel dönüşümle yoksullaştırılıp ayrıştırılan Tarlabaşı’nın kapılarını aralamakla kalmamış burada yaşayan insanların hayatlarına daha derinlemesine bakmış ve kendilerinden sonraki dönemlerde çekilen “O. Çocukları”, “Teslimiyet”, “Zerre” gibi sinema filmlerine yeni arka sokaklar kazandırmıştır. Eski ve çürümeye yüz tutmuş binalar, sokaklara asılan çamaşırlar, sokak çalgıcıları, hayat kadınları, travestiler, uyuşturucu ve Tarlabaşı Bulvarı’yla sadece Taksim’den değil toplumsal hayattan da dışlanıp ötekileştirilmiş insanlar!

Kent mekanının nasıl şekilleneceğine karar verilmesi, kimi zaman toplumun nasıl şekilleneceğine ya da şekillenmesi gerektiğine de karar vermek demektir. Aynı şekilde kaynakların kullanım dengesine dair verilmesi gereken kararlar vardır. Planlama bu karar verme süreciyle, kent ve kentliye dair pek çok durumu düzenlemekte, şekillendirmektedir. Kent planlama işi, o şehrin kullanıcısı ve kullanıcısı olacaklar için yapılır. Dolayısıyla kent planlama öncelikle kamu yararını gözetmelidir. Ancak günümüzde, planlamanın siyasetle olan ilişkisi, plan yapımı aşamasında çoğu zaman iktidarın bir aracı olarak düzen takibini sağlamasına yol açmaktadır. Bu noktada kentle ilgili olarak sağlanması istenen düzen açısından planlama biyo-iktidarın aracı olarak davranmakta; çoğu zaman hem kapitalizme hem de biyo-iktidara hizmet etmektedir.

Normların kent planlama üzerindeki etkisi kentte ayrışmaya ya da bazı kesimlerin dışlanmasına yol açabilecek bir durumdur. Bu duruma, kent planlaması önlem olarak düşünülebilecekken; dışlanmayı hızlandırıcı bir etken olarak da düşünülebilecektir. Her iki durumda da, planlamanın biyo-iktidar gibi davrandığından söz etmek mümkündür.

Toplumsal normların dışında kalanların mekansal olarak ayrışmaları, mekanın yine belirli normlara uygun olarak düzenlenmesine göre olmaktadır. “Ayrışma, bir yandan sosyal grupların kendi içlerinde aynılaşma eğilimi göstermesi ve bunun mekandan yansıması, diğer yandan ise, bir grubun diğerine karşı geliştirdiği eşitsiz güç ilişkilerinin kentsel alandaki temsil biçimlerinden biridir”. Kent planlaması yapılırken, alan kullanımın her zümreye hitap etmesi gerekliliğine dikkat edilmezse, bazı gruplar “normal‟ düzende kendilerine yer açamayacaklardır. “Bunlar genellikle düşük gelirli aileler, bakıma muhtaç yaşlılar ve gençler, uzun dönemli işsizler, evsizler, göçmenler, etnik gruplar, bekar ancak düşük gelirli kadın ya da erkekler ile marjinal seçimlerde bulunan gruplardır. Dışlanmanın sürekli olması ise yoksulluk kültürlerinin oluşmasına neden olmakta ve dışlanmayı kronik hale getirmektedir”. Başka bir deyişle; “Kentlerin küresel ekonomik ve kültürel akışlara kendilerini daha güçlü ve avantajlı bir biçimde eklemleme çabaları ve bu çabalara yönelik olarak da kent mekânına yapılan müdahaleler neo-liberal politikalarla birleşerek sosyo-mekânsal eşitsizliklerin, ayrışmaların, çatışmaların derinleştiği kentler yaratmaktadır”. Zira bu durum normalizasyon toplumunu oluşturmayı hedefleyen iktidarın mekâna yansımasıyla ilgilidir. “Kentler cinsiyet kimliklerinin, davranışlarının ve güç ilişkilerinin sadece sahnelendiği alanlar değil, farklı kimlik, davranış ve güç ilişkilerinin aynı zamanda mekan tarafından şekillendirildiği alanlardır”.

Öyle ki; Eşkıya’nın Baran’ı ya da Ağır Roman’ın Salih’i yaptıkları her şeyi yaşadıkları bu mekânda hayatta kalabilmek için yaptılar. Eğer Baran, hapisten çıktığında boşaltılmış bir köyle karşılaşmasaydı yolu Tarlabaşı’na düşer miydi? Bu sorunun cevabı Yavuz Turgul için ne olur bilinmez ama şüphesiz ki; doksanlarda zorunlu göçle köylerinden ayrılmak zorunda kalan insanlar için bu cevap “Hayır!” olurdu. “Tarlabaşı‟nda yaşayan zorunlu göç mağduru Kürtler, kendi arzuları dışında terk etmek zorunda kaldıkları kırsal alanlarda genelde tarım ve hayvancılık faaliyetleriyle geçimlerini sağlayan kimselerdir”. Bu açıdan bakıldığında Tarlabaşı’na yerleşen Kürt vatandaşlar için iki katı zorluktan söz edilebilir; çünkü kendi memleketlerinde yaşamalarına izin verilmediği gibi şehrin göbeğinde ama şehre ait olmayan dışlanmış bir mekânda yaşamak zorunda bırakılmışlardır. Bu yüzdendir ki Baran ve onun gibi dışlanmış olanlar şehrin “Eşkıya”ları olmuşlardır.

Bugün yaşanan süreçte Tarlabaşı’nın kaderini belirleyen en büyük imar çalışmaları dönemin belediye başkanı olan Bedrettin Dalan döneminde gerçekleştirilmiştir. 1980’li yılların ikinci yarısında yapılan Tarlabaşı Bulvarı, bölgenin sosyal ve mekânsal olarak değişiminde önemli rol oynamıştır. Tarlabaşı yıkımları yoğun olarak 1987 yılında gerçekleştirildi. Büyük çoğunluğunu İstanbul’daki Levanten kültürünün en zengin sivil mimarlık örneklerinin oluşturduğu 167 si sivil mimarlık örneği olan 386 Pera binasının, yasal bir imar planı bulunmadığından kamulaştırma yerine baskı uygulayarak satın alma yöntemiyle gerçekleştirildi.

Dalan için Beyoğlu, temizlenmesi, rehabilite edilmesi ve kısmen de yıkılması gereken bir yerdi. Önerilen cadde açma projesi, kent merkezinde trafik sıkışıklığına bir çözüm getirecek ve bölgeyi fuhuş ve uyuşturucu kaçakçılığından kurtaracaktı. Tarihi eserleri koruma açısından herhangi bir ilkenin ileri sürülmesi, kalkınmanın ve İstanbul’un bir “dünya kenti” ne dönüşmesinin önünde bir engel olarak görülüyordu. Dalan şöyle diyordu: “Eğer tarihi eserleri korumak kalkınmaya engel olacaksa biz buna karşıyız. Tarlabaşı’nda tarihi eser sayılacak bina yok. En azından bizim yıktıklarımız tarihi eser değil. Yıkıma devam edeceğiz.”

Bu yıkımların hızla gerçekleştirilmesi buradaki mülk sahiplerinin haklarını hukuki yoldan aramalarına engel olmuş, yıkımlar sırasında arkeolojik eserler de dahil bir çok tarihi yapı yok edilmiş, küçük üreticiler kent dışına sürülürken, bu müdahale bölgede yasayan insanları daha da fakirleştirmiştir. Semtin ana arteri olan İstiklal Caddesinin yayalaştırılması da, ona paralel bir başka arterin Tarlabaşı Bulvarının açılmasını gündeme getirmiştir. Bölgenin dokusunu ve Beyoğlu’nun Tarlabaşı ile olan tarihsel ilişkisini bozan bu bulvarın açılması İstanbul’a biçilen “küresel kent” olma misyonunun neredeyse kaçınılmaz bir sonucudur. O dönemde Tarlabaşı Bulvarı yükselen finans ve hizmet sektörünün adresi olan Maslak-Levent Plazalarını havaalanının da bulunduğu Yeşilköy’e en hızlı aktarabilecek arter olarak gözükmektedir. Ayrıca bu proje ile İstanbul’un kültürel kimliğinde ve küresel kent imajında önemli rol oynaması tasarlanan Beyoğlu’nun temizlenmesi, fuhuş ve uyuşturucu kaçakçılığından kurtarılması hedeflenmiştir.

Tarlabaşı Bulvarı bölgeyi Beyoğlu’nun geri kalanından, semtin merkezi sayılabilecek İstiklal Caddesi ve çevresinden ayırmıştır. Tarlabaşı’nı görünmez kılan ve toplumsal dışlanmışlığını pekiştiren bu bulvar. Beyoğlu’nda istenmeyen her şeyin fiziksel çöküntü, uyuşturucu, fuhuş caddenin aşağı kısmında yerleşmesine neden olmuştur. Başka bir deyişle; Tarlabaşı‘nda uygulanan kentsel dönüşüm projesi; var olan kentsel yoksulluk olarak nitelendirebileceğimiz yeni yoksulluk olgusunun daha derinleştirmektedir.

Nihayetinde Mustafa Altıoklar’ın kadrajından gördüğümüz Tarlabaşı, bu yoksulluğu en çarpıcı şekliyle bizlere bir kez daha yansıtır. Tarlabaşı’nı Beyoğlu’ndan bir bıçak gibi kesip koparan bulvar kendi içine kapalı yaşamaya mahkûm edilen bu insanların kanuna güveni kalmamıştır. Gece duyulan köpek havlamaları, siren sesleri ve sokakları saran duman, bulvarın karşısında kalan Cihangir için uzak bir hayal hatta bekli de kâbus iken Tarlabaşı’nın tekinsiz gerçeğinin ta kendisidir. Buradaki insanların yaşayabilmek için ortama uyum sağlamaktan başka şansı yoktur; çünkü onların kanunsuzlukları kendi kanunları içinde barınmaktadır. Bu sokaklarda hayat kadınları, travestiler, genelevler ve uyuşturucu vardır. Ağır Roman’ın Salih’i ve diğer Tarlabaşı çocukları yaşayabilmek için bitirim olmak zorundadır ki bu bile bazen onların hayatta kalabilmeleri için yeterli değildir; çünkü bu sokaklarda ölüm ve cinayetlerde normalize edilmiş gerçeklerdir. Eşkıya ve O. Çocukları’nda da olduğu gibi.

Tarlabaşı’nı kentin merkezindeyken kente en uzak mekan yapan şeylerden biri de, bu ötekileşme içindeki normalleşmedir. Emre Yalgın’ın Teslimiyet filminde bu duruma belirgin olarak şahit olmak mümkün. Zira Teslimiyet’te Tarlabaşı, bizim için öteki sayılabilecek insanların “travestilerin” gözünden bize yansır. Hal böyle olunca ötekileşen kişi travesti olan Sanem değil, semte yeni taşınan Gökhan olur. Tarlabaşı hep aynıdır; sokaklarıyla, binalarıyla ve insanlarıyla; yabancılaşansa, Tarlabaşı’nı bulvarla bölüp onu kendi içine mahkum bırakanlardır.

Sonuç olarak; kentsel dönüşüm olarak “yaşanan sürecin hissettirdiği, merkezi ve yerel yönetim eliyle uzun vadeli bir projenin hayata geçirildiği, kente yakışmadıkları suçlamasıyla dışlanan grupların kent dışına itildiği ve boşalttıkları mekanların sermayeye teslim edildiğidir.” Ancak bu süreçle birlikte sosyal hayattan dışlanmaya çalışılan Tarlabaşı, hayatın en keskin ve çarpıcı gerçeklerini önümüze sunarak Türk Sinemasının arka sokaklarına dönüşmüştür.