Güneş kaldırım taşları üzerinde yavaş yavaş süzülmeye başlamıştı. Belli ki yine sıcak bir gün olacaktı. İnsanlar işlerine geç kalmamak için koşuşturuyorlardı. Kaldırımın karşısındaki bahçeli eski evde de bir gidiş için hazırlık vardı; lakin bu başka türlü bir gidiş olacaktı, dönüşü olmayan ve geride sadece anıların kalacağı bir gidiş. Yakup Bey gitmeye hazırlanıyordu.
Bu eski konakta yalnız yaşadığı için kimsenin haberi olamayacaktı. Bu sessiz sedasız gidişten sadece Yakup Bey’in sadık dostu Şeker Pancarı haberdar olacaktı; O Yakup Bey’i son sekiz yıldır yalnız bırakmayan tek dostuydu: sadık köpeğiydi. Yakup Bey onu daha küçük bir yavruyken sokakta karların arasında bulmuştu. Şeker kadar tatlı bir görünüşü vardı ve gözleri pancar gibi kıpkırmızıydı. Böyle bir yaratığın adı Şeker Pancarından başka ne olabilirdi ki? Tabi ki başka bir ismi olamazdı.
Evet; adı Şeker Pancarı’ydı ve Yakup Bey’i sekiz yıldır yalnız bırakmayıp ona sadık olan tek canlıydı. Sadık olmasına sadıktı fakat onun bu yolculuğa çıkışını çaresizlik içinde seyretmekten başka bir şey yapamıyordu. Yakup Bey’de onu yalnız bırakıp gitmek istemiyordu aslında ama onun da elinden bir şey gelmiyordu. Bu çaresizliği ona çok dokunuyordu. Hâlbuki gençliğinde pek çok imkânsızı başarmıştı.
Yakup Bey eski bir avukattı. Gençliğinde kazanılamaz denilen davaları kazanmış ve kendini imkânsızları başarmaya adamıştı. İnsanların onu bir kurtarıcı olarak görmesi kendisini daha çok kamçılamış ve kazandığı her imkânsız dava şöhretini daha da arttırmıştı. Kazandığı bu şöhret içinde saygı ve hayranlığı da barındırıyordu; zira Yakup Bey suçlu olduğuna inandığı kişiyi, kim olursa olsun ve ne kadar para verirse versin savunmamıştı. Bunu yaparak adalete olan inancını ve adaletin ne denli önemli bir kavram olduğunu anlatmayı amaçlamıştı. Bu adaletli karakterinin yanı sıra insanlara yardım etmekten de geri kalmamıştı. Tüm bu yardımseverliği sebebiyle ailesinden bile olmuştu. Karısı: “İşten başka bir şey düşünmüyor; mahallenin delisiyle bile ailesinden daha çok ilgileniyor.” Diyerek ondan boşanmıştı. Bu olaydan sonra kendini işine daha çok vermiş ve kendisini bu yoğun hayat koşusu içinde iyice kaybetmişti. Öyle ki bir süre sonra ne için koştuğunu unutup koşmak için sebepler bulmuştu. Kendisine kalsa bu durum hep sürecekti; ancak kalbi bu duruma itiraz etmiş, onu zorunlu emekliliğe itmişti.
Emekliliğinin ilk günleri hiç yalnız kalmamıştı. Tüm dostları onu ziyaret edip hal hatır sormuş hatta “artık evlenmelisin!” diye öğütte bulunmuşlardı. Yakup Bey’se “Beni seven kadın bana katlanmamışken sevmeyen kadın niye katlansın? Para desen zengin değilim; beni sever desen; kim niye sevsin ki beni?” demişti.
Zaman ilerledikçe önce uğrayan dostların ayakları seyrelmiş ve bir süre sonra ne kapı ne de telefon çalmaz olmuştu. O da bu vefasızlığa katlanamamış ve kendisini evine kapatmıştı. Dışarı ayda yılda bir eksik gidermek için çıkar olmuştu. Bir zamanlar Anne-babalarına yardım eli uzattığı mahalle veletlerinin, gördüğünde “Deli Amca! Deli Amca!” diyerek arkasından koşuşturdukları bir adama dönüşmüştü. Karısının “Ailesinden daha çok ilgi gösteriyor!” dediği o, mahalle delisi artık kendisi olmuştu. Ne yazık ki kimse bu mahalle delisiyle ilgilenmemişti.
Her bir tuğlası düşüncelerinden oluşan ve büyük bir ateşle savunduğu kalesi kurtun üfleyerek yıktığı tahtadan ev gibi yerle bir olmuştu. Bu sebeple hiçbir canlıya yardım etmemek için yemin etmişti. Tüm bu yıkıntılar arasında yalnız yaşamaya çalışırken kalbi yine onun bu kararına saygı duymamıştı.
Yine eksik gidermek için dışarı çıktığı karlı bir günde kartopu oynayan bacaksızların kendisiyle “Deli Amca! Deli Amca!” diye alay etmelerinden kaçmak için başını öne eğmiş kaçarmış gibi hızlı adımlarla yürürken Kaldırımın kenarında donmak üzere olan Şeker Pancarını görmüştü. İlk önce aklı kalbine karşı koymuştu; ancak veletlerden birinin bir kova soğuk suyu zavallı yavrunun üzerine boca ettiğini görünce aklı bu mücadeleden yenik çıkmıştı. Kalbi yaşadığı bu zafer ve bir canlıya edeceği yardımın heyecanıyla daha hızlı atmaya başlamıştı. Buna rağmen suyu köpeğin üzerine boşaltan çocuğa iyi davranmak konusunda ısrarcı olmamıştı. Yakup Bey poşetlerin tamamını sol eline geçirip, önce çocuğa okkalı bir tokat atmıştı; sonra da sırılsıklam olmuş yavruyu mantosunun içine sokup eliyle yavruyu sımsıkı tutmuştu. Eve gelince poşetleri hemen bir kenara bırakmış ve yavruyu sıcak suyla yıkayıp battaniyeye sarmıştı. Hatta bu kadarıyla da yetinmemiş yavru iyice ısınabilsin diye yaşlı evinin yorgun şöminesini de, eşinin ardından, ilk kez yakmıştı. Yavru şöminenin önünde yatarken kendisi de bu ortama tav olmuş, şöminenin önündeki emektar koltuğuna oturup piposunu yakmış ve geçen yılların ardından ikinci bir ilki gerçekleştirmişti: bir kenarda unutulmaya bırakılmış, kendisinin yazdığı hukuk kitabını okumuştu.
Bugün bile ayrıntılarıyla hatırlıyordu o günü; belki de yaşamaktan en büyük hazzı duyduğu gündü o. Bir roman sayfası gibi yaşamıştı: şömine karşısında oturmuş piposunu içip kitabını okuyan yaşlı bir entelektüel ve onun ayaklarının dibinde kestiren sadık dostu.
Bu eşsiz günü ona yaşatan Şeker Pancarı’nı, yaşadığı her şeyin telafisi ve ödülü olarak görüyordu. Zira o, kendisine nankörlük etmeyen tek canlıydı.
Yakup Bey ne zaman geçmiş yaşantısı aklına gelip söylense, Şeker Pancarı kulaklarını dikip ona bakardı. Bu durum Yakup Bey’i çok mutlu ederdi. Onun kendisini anladığını bilirdi. Bu durum hiç değişmedi:
Geçen sekiz yıl hiçbir şeyi değiştirmedi; lakin artık bir şeylerin değişmesi gerekiyordu; çünkü Yakup Bey hayat merdivenlerinde son basamağı da çıkmak üzereydi. Bu durumdayken bile kendisine edilen vefasızlıkları bir türlü aklından çıkaramıyordu. Tüm bu vefasızlıklara serzenişini yine Şeker Pancarı’yla paylaşıyordu.
Yorgun göğsüyle derince bir soluk çekti: “Gördün mü Şeker Pancar’ı iyiliğin karşılığı buymuş: sonsuz bir hiç! Gençliğimi boşa harcamışım… Dün elimi uzattığım insanların çocukları bugün benimle –Deli amca!- diyerek dalga geçiyorlar… Yine de içim rahat: hiç kimseye borcum yok, senden başka hiç kimseye… Senden başka kimseye de hakkımı helal etmiyorum! Beni yalnız bırakmayan bir sensin, iyiliklerimi de bir sen bildin. Seni böyle bırakıp gidiyor olmak gördüğüm tüm nankörlüklerden daha zor geliyor bana. Hakkını helal et oğlum.” dedi ve daha derin bir iç çektikten sonra devam etti. “İnsanlar çok vefasız, çok; bir zamanlar karım olan kadın, akraba bildiklerim ve dost dediklerim: hepsi, hepsi. Ah, Şeker Pancarı, ah; tek dostum sen ve yalnızlığımmış… Kusura bakma dostum bende şimdi bir vefasızlık edip yalnız bırakacağım seni. Affet, Şeker Pancarı, affet.
Dolu dolu olan gözlerini tavanda gezdirdi ve büyük bir hırsla: “Sakın insanların güler yüzüne aldanma Şeker Pancarı, onlar cefadan başka şey vermezler sana!” dedi.
Dolu dolu gözleri anlamsız bir tavır almış boş boş bakıyordu. Artık; gözünde yıllarca sakladığı yaşların, saklamaktan yorulmuş gibi göz kapakları arasından akıp gitmesine izin veriyordu; mütereddit duygular içinde.
Şeker Pancarı’nın üzülmüş gibi inlemesi Yakup Bey’e dokundu. Onu teselli edebilme düşüncesiyle; kendini toparlamaya çalışarak: “Sakın üzülme dostum, sakın!” dedi.
Kalan son takatiyle son bir kez derince nefes aldı. Bu derin nefesin ardından gideceği hissine kapıldı. Kapıldığı bu hisle içine çektiği havayı solumamaya çalıştı. Zira solursa gideceğini ve dolayısıyla Şeker Pancarı’nın yalnız kalacağını düşündü. Sırf, onun yalnızlığını birkaç saniyeliğine de olsa erteleyebilmek için çektiği nefesi içinde tutmaya çalıştı.
Sadece birkaç küçük saniyecik daha yaşamalı ve Şeker Pancarı’nı yalnız bırakmamalıydı. Öyle saniyelerdi ki bunlar; boşa harcanan bir hayatı kurtarabilecek kadar kıymetliydi. Duvardaki yıllanmış saat bile bu saniyelerin dolmasını istemiyormuş gibiydi: tik-tak sesleri arasına asırlar giriyordu sanki. Dışarıdaki insanlar için yıllar saniyeler gibi geçerken onlar bu kısacık saniyelerin arasına asırları sığdırıyorlardı. Ne yazık ki o asırların son yüzyılı da dolmak üzereydi.
Şeker Pancarı, sanki ona: “Artık acına bir son ver.” dermiş gibi başını hüzünle Yakup beyin göğsüne koydu.
Yakup Bey, vefalı dostuna karşı görevini yerine getirmiş olmanın verdiği büyük bir huzurla, ciğerlerinde tuttuğu havayı serbest bıraktı ve anlamsız bakan gözleri katılaştı.
Evet; Şeker Pancarı, artık bu evde Yakup Bey’in anılarıyla yalnız kalmıştı.