1988 yapımı olan “They Live” filmi, ülkemizde çok fazla bilinmese de söylemlerinden dolayı Hollwood’un dışladığı fakat üzerine okumalar yapılmış bir film. (Bkz. Jonathan Lethem “Deep Focus” 2010 ya da Slavoj Žižek “Denial: the Liberal Utopia” 2009)

Film tür bakımından bilimkurgu ancak; zaman ve mekan uzamı bakımından herhangi bir gelecekte yabancılaştırmış bir yer inşa etmiyor; aksine günümüz dünyasında bildiğimiz şehir atmosferiyle oluşturulan bir gerçeklik sunuyor. Filmi bilimkurgu yapan öğeler teknolojinin kullanılış biçimiyle iniltili. Bununla birlikte filmin ilk yarım saatlik süresinde bilimkurgu eğesine dair hiçbir ipucu verilmez.

Filmin ilk yarım saatinde şehre yeni gelen Nada’nın, inşaat işçisi olarak çalışmaya başlar. Aynı yerde çalışan Frank, Nada’yı yüksek binaları uzaktan gören, adeta dışarı itilmiş, dışlanmış ve yabancılaştırılmış bir topluluğun komin hayatı sürdüğü yere götürür. Burada ilk tanıştığı kişi olan Gilbert, birkaç kişiyle birlikte kilisede herkesten gizli bir işle uğraşmaktadır. Nada, bu durumu merak eder ama para kazanmak onun için daha önemlidir.

Nada ve Frank’in yaptıkları konuşma sıranında Frank; düzenin, bir oyun gibi insanları birbiriye yarışmaya ve birbirlerine karşı hırslanmaya zorladığını söyler. Aslında Frank’in söylediği; K. Marx; F. Engels’in, söyleminin tekrarıdır;

Burjuvazi, üstünlüğü ele geçirdiği her yerde, bütün feodal, ataerkil ve romantik ilişkilere son verdi. İnsanı “doğal efendilerine” bağlayan bağları acımasızca kopardı ve insan ile insan arasında, çıplak öz çıkardan, katı nakit ödemeden başka hiçbir bağ bırakmadı.

Nada ise Amerika’ya inandığını ve kuralları takip ettiğini dile getirir. Arthur A. Berger’in Adorno’dan aktardığı üzere;

Katı kurumsallaşma, modern kitle kültürünü psikolojik kontrolünakla hayale gelmeyen bir mekanizmasına dönüştürdü. Modern kitle kültürünün tekrarlayıcılığı, aynılığı ve her zaman her yerde bulunması atomize edilmiş tepkiler yaratmaya ve bireysel direniş gücünü zayıflatmaya yarar.

Başka bir değişle Hasan Malay’ın Platon’dan aktardığı gibi; “Köle haksızlığa katlanmak zorundadır.”

Nada, güneş gözlüklerini takıp gerçek dünyayla karşılaşana kadar bu “uyum sağlama” durumu devam eder. Yine de Nada’nın içinde bir merak vardır ama bu merak sistemin oluşumuna dair bir merak olmaktan çok ona karşı gelenlere duyulan meraktır. Bu grup komünde de izlenen kanal 54’ün frekansını bölerek gücü elide bulunduran kesimin “burjuva”nın, kendilerini nasıl bencilleştirdiğini ve uyuttuğunu dile getirir. Ancak komündekiler de egemen gücün sunduğu düşünce biçimine inanmaktadır. Bu noktada yine Berger’in Marx’tan aktardığı şu cümleyi vurgulayabiliriz; “Maddi üretim araçlarına sahip olan sınıf, aynı zamanda düşünsel üretim araçlarını da kontrol eder.”

Nada, kilisede olup-bitenleri merak eder ve kiliseye girer ancak; içeride ilahi okuyan bir koro yoktur; ilahi bir teypten çalınmaktadır. Gözlükleri ve duvarda yazan “Onlar yaşıyor, biz uyuyoruz.” yazısını görür. Kilise aslında baş kaldıranların gizlendiği yerdir. Bu bağlamda filmde Marksist açıdan bir açmaz olduğunu söylemek mümkün çünkü; “Marx’a göre din, felsefe, hukuk, etik ve hatta estetik gibi politika da, insanın mal-mülk edinme yolundaki, çok eskilerden beri süregelen savaşımının bir görüntüsünden başka bir şey değildir.”

Kapitalizm üzerine görüş ayrılığı olduğu noktalara rağmen Weber de din üzerine benzer bir eleştiri yapar;

“Bu çerçevede Tanrı’nın şanını arttırmak için zaman yalnızca çalışmaya adanmalıdır. Çalışmaya yönelik isteksizlik, bir kutsanmamışlık simgesidir. Bu nedenle yoksul olmayı istemek, kınanacak bir şeydir ve Tanrı’nın şanına zarar verir. Tanrı’nın insana kendini geliştirmekten çok, insanlara Tanrı’nın şanını arttırması için verdiği mesleklerde, yoksullar gibi zenginler de çalışmalıdır. Ayrıca Tanrı birine kazanma şansı verdiğine göre, bunu amaçlı olarak yapmaktadır. Bu anlayış, gerçekte çalışmadan kazanılan karı yasallaştırmaktadır.”

Yine eleştirel bir yaklaşım olarak Paul Lafargue; “Din reformu ve özgün felsefi düşünce, halkın tatil günlerini el çabukluğu ile ortadan kaldırmak için gözü doymaz Cizvit burjuvazisinin bulduğu bahanelerden başka bir şey değildi.” der.

Komün alanına gece baskını olduğu sırada Nada, sadece bir izleyici konumundadır ve sanki görünmez biriymişçesine şaşkın bir biçimde etrafta dolanır. Oysa bu sırada tam bir kaos hakimdir. Polisler, insanlara fiziksel şiddet uygular ve insanları sürükleyerek götürür. Bu noktada film bize adaletin kimden yana olduğunu gösterir; “Adalet güçlünün işine gelendir” Keza düzenden yana olan bu adalet Nada, gözlükleri takıp gerçekle yüzleştiği zaman yine tecelli eder ve Nada polislerle tekrar karşı karşıya gelir. Ancak o, artık görmezden gelinemeyecek kadar tehlikelidir; çünkü gözlüğü taktığı anda Televizyonda, dergilerde, reklam panolarında ve insan gözünün görebileceği her alanda “İTAAT ET, SORGULAMA, ÖZGÜR DÜŞÜNCE YOK, UYUMAYA DEVAM ET, EVLEN VE ÇOĞAL, SATIN AL, TÜKET, TV İZLE, OTORİTEYİ SORGULAMA…” yazılarını görür. Yani bilinç düzeyinde aydınlanmaya başlar ki; bu iktidarın kabullenebileceği bir şey değildir. Foucault’a iktidar birey ilişkisi üzerine; “İktidar bireyi katogarize ederek, bireyselliğiyle belirleyerek, kimliğine bağlayarak ona hem kendisinin, hem de başkalarının onda tanımak zorunda olduğu bir hakikat yasası dayatarak doğrudan gündelik yaşamına müdahale eder.”der.

Staut – B. S. Turner, “Nietzsche’nin Dansı” kitabında bireyi denetlenmesiyle ilgili şunları söyler;

“Birey yalnızca yönetim bazında değil, aynı zamanda duygunun özerk dışavurumunu engelleyen davranışa yönelik belli mikro ahlaklar bazında da denetlenir. Buı makro çatışmalar ve şiddet dünyasında yaşıyor olsak bile, gündelik hayat güçlü, tutkulu duygulanımları yadsıyan ve engelleyen habitusun mikro ahlakları tarafından dolayımlanıp düzenlenir. Buna göre birey tüketim kültürünün giderek egemen hale geldiği dünya tarafından güdümlenip yönetilen belli yapıp etme biçimlerince denetlenir.”

Bu bağlamda Yrd. Doç. Dr. Neşe Kaplan’ın 1984 filminin okumasını yaparken sözünü ettiği; “Egemen iktidarın iletişim teknolojisini kullanarak propaganda ve maniple ettiği enformasyonla ürettiği homojen kültürün” They Live filminde de kendini gösterdiğini söyleyebiliriz.

Filmde homojen kültürü oluşturan egemen iktidar ise uzaylılardır. Yani filmde iktidar aslında insan olmayan, insana yabancılaşmış iktidardır. Bu bağlamda filmdeki herkesin yabancılaşmış olduğu söylenebilir; çünkü iktidarın karşısında emeğine, topluma, kendine yabancılaşmış birey vardır.

Marx yabancılaşmayla ilgili şunları söyler; “İşçi ne kadar çok servet üretirse, üretimin gücü ve kapsamı ne kadar artarsa, kendisi de o kadar yoksullaşır. Ne kadar çok meta yaratırsa kendisi de bir meta olarak o kadar ucuzlar… İşçi kendisini ne kadar harcarsa, karşısında yarattığı yabancı, nesnel dünya da o derece güçlenir.” Daha geniş bir izaha gereksinim duyarsak yine Marx’a başvurulabilir;

“Kendini ezme, yaşamın ve bütün insanca gereksemelerin yadsınmas baş öğretisidir. Ne kadar az yer, içer, kitap okursan; tiyatroya, dansa, meyhaneye ne kadar az gidersen; ne kadar az düşünür, sever, kuram yaratır, şarkı söyler, resim, eskrim yaparsan vb., o kadar fazla sermaye biriktirirsin – güvelerin ve tozun yok edemeyeceği hazinen o kadar büyür. Kendin ne kadar azalırsan, o kadar çoğa sahip olursun; kendi öz hayatını dile getirmenle dışsallaşmış varlığını dilegetirmen tersorantılıdır – yabancılaşmış varlığın gitgide büyür.”

Filmde Nada ve Frank’in inşaatta, fiziksel güce dayalı bir işte çalışmaktadırlar. Ancak bu onların yapmak istedikleri değil bulabildikleri tek iştir. Yani yabancılaşmış bir emek söz konusudur. Elster’in söylediği gibi; “Yabancılaşmış emek, bazı insanlara başkalarının zorladıkları bir çalışma, özgür yaratıcı etkinliğe karşıt olarak zoraki emektir ayrıca, işçi tarafından onunla üretilenlere, başkalarınca yani üretim sisteminin efendilerince el konulduğu bir emek türüdür.” Marx, emeğin ve artı değerin kapitalist endüstriyle birlikte meta haline geldiğini ve bunun kapitalist sömürünün esas temeli olduğunu söyler. Nada ve Frank, emeklerinin sömürülmesine müsaade etmektedir; çünkü para kazanmak ve farkında olmasalar da sistemi kontrol eden iktidarın oluşturduğu birey profiline sahip olmak iterler. Yine Marx’a başvurmak gerekirse; “İktidar, ilkin türün hayatıyla bireyin hayatını yabancılaştırır, sonra da soyut şekliyle bireyin hayatını, gene soyut ve yabancılaşmış şekliyle türün hayatının amacı yapar.”

Nihayet Nada, gerçek yüzünü görüp sisteme ve yarattığı birey profiline baş kaldırır. Frank’e de bunu göstermeye çalışır ancak bu kez de Frank’in gerçeği görmek istememesiyle mücadele eder. Altı dakikalık kavga sahnesinin ardından Nada, gözlükleri zorla Frank’e takar.  Frank, toplumla uyumunun bozulmasına neden olacak bir bilgiye vakıf olmaktan korktuğu için Nada’yla kavga eder ve gözlüğü takmak istemez. Zizek,” Denial: the Liberal Utopia” makalesinde Foucault’a gönderme yaparak; geleneklerin insanların düşünce yapısını nasıl etkilediğini ve bu geleneğe aykırı düşünceleri dışladığından söz eder.

Nada ve Frank, Gilbert ve onun da dahil olduğu bir grubun gizli toplantısına katılır ancak yine polisler devreye girer. Bundan sonraki bölümde Nada ve Frank, yine tek başlarına mücadele etmek zorunda kalır. Kanal 54’ün çatısındaki antene ulaşıp uzaylıların kendilerini gizlemek için kullandıkları sinyali yok etmeye çalışırlar. Ancak bu noktada Holly’in, Frank’i vurmasıyla ve Nada’ı, tam sinyali veren anteni bozacağı sırada durdurmaya çalışması, kadını bir güvenilmez bir figür olarak sunar.

Sonuç olarak; Nada, Holly’i vurur, anteni yok eder ve kurtarıcı figür olarak görevini tamamladıktan sonra öldürülür. Herkesin gerçeği olduğu gibi görmeye başladığı anda film sona erer. Bu bağlamda filmin sadece gerçeği göstermekle yetindiğini ve buna karşılık gelebilecek bir çözüm önerisi sunmaz ve insana güvenilmeyeceği mesajını vurgulayarak distopik bir atmosfer yaratır. Gerçeği görebilmek için taktıkları gözlükleri siyah olması da bir distopya göstergesi olarak karşımıza çıkar.