O benim süper kahramanımdı ve incinmek, yaralanmak, yaşlanmak ona yasaktı. Hangi süper kahramanın başına gelir ki bunlar? Çocukken, onun da başına gelmeyeceğini düşünürdüm; çünkü benim kahramanımdı o. Korkularım tenimden şapır şapır aktığında onun soğuk ve umarsız tavrını düşünürdüm hep. Nasıl bir insan bu kadar soğukkanlı, sert ve sağlam durabilir ki? Hayır, o sadece bir insan olamazdı? O, kimliğini gizlemek için ünlü bir aktör rolü yapan, bir süper kahramandı. Hep, onun gibi elim cebimdeyken bile canımı sıkan insanları pataklayabilmek isterdim.  Tabi zaman, yani bu yakınlarda bir yerlerden duyup çok da etkilendiğim başka bir deyişle, hareketin ölçü birimi durup bekleyecek değil ya? Yapacağını yaptı ve akıp gitmeye devam etti. Ben de o akıp giderken büyüdüğümü sandım; çocukça hayallerden kurtulmam gerektiğine inandım. Sonuçta hayat,  en klişe tabirle, tos pembe gözlüklerle yaşanılamıyor. Darbeler, yenilgiler, hayal kırıklıkları ve doğamın gereği çoktan unuttuğum iyi şeyler getirdi bana. Zaten kural değil mi bu? Bir rüzgarın esişi gibi bir yandan getirecek, bir yandan yontup götürecek ve ben, hayat bedenimde son bulana kadar şekillenmeye devam edeceğim. Velhasıl kelam ben, esen bu rüzgarın sertliği karşısında ne yapacağımı bilemez halde durmaya çalışırken, çocukluk kahramanlarının büyüsüne kapılıp kahraman olma hayalleri kuramazdım. Kendimi bu sert rüzgardan: fırtınadan kurtarmalıydım.  Bunun için yaptıklarım bir türlü yetmiyordu bana; içimde hep bir korku vardı ki bu hala var: “Şu an ölsem arkamda ne kalır?” Henüz hayata hiçbir şey katmış değilim. Bu şekilde yaşamış olmakla, olmamak arasında bir fark olmadığını düşünürdüm.  Yaptıklarımı değil, yapamadıklarımı düşünürdüm; çünkü herkes, annesinin karnından bir şeyleri başarmış olarak çıkıyor(!) Tabi, bilmem kimlerin çocuğu değillerse. Her neyse; ben bir şeylerin eksikliğinden yakınarak, fırtınanın karşısında mücadele ettiğimi düşünürken; bir de baktım ki o fırtına, tepeden tırnağa beni ben yapan ne varsa, çoğunu silip götürmüş. Çocukluk arkadaşlarımın bana anlattıkları o hırslı, kararlı ve azimli kız; benim tanıyamayacağım kadar uzak bana. Oysa ben onu içimde, derinlerde bir yerlerde sakladığımı düşünürdüm hep. Durup içime döndüm ve onunla iletişim kurmaya çalıştım; ama içimde bu deli büyük bir hiçliği ilk kez hissettim.  En son ne zaman yazdığımı hatırlamaya çalıştım: hedeflerim hakkında, kendim hakkımda. Fark ettim ki bir ben yokum yazdıklarımda. Çizmeyi denedim, saçma sapan olsa da bir manga karakteri çizmek istedim. “Silgiyi bu kadar çok kullanır mıydım ben?” diye düşündüm. “En azından dinliyorum” dedim; sonra da “Evet, herkesi ve her şeyi dinliyorum; kendim hariç!” Hey, dur bir dakika! Ben kurduğum çocukça hayalleri, sırf kendimi kurtarabilmek için bırakmadım mı? Evet! Peki, öyleyse şu an yaşadığım hayat içinde ben tam olarak nerdeyim? Kendim için yaptığımı düşündüğüm hangi şeyi, gerçekten kendim için yapmışım?  Evet, senaryolar yazmak istiyorum; fakat çocukken, bir gün hayalini kurabilmeyi düşlediğim uçsuz bucaksız düzlükler gibi özgür senaryolar yazmak istiyorum. Çevremde yaşanıp beni boğan, birbirine girmiş: girdap gibi hayatları değil. Yazmak istediğim; çocukluk kahramanımın oynadığını düşlediğim, gökkuşağı renklerinden kuyruğu olan bir uçurtmanın gökyüzündeki uçuk halleri gibi senaryolardı ve o senaryolarda çocukluk kahramanım oynamasa bile, onlar rengârenk ve neşeli hikayelerdi. Ben o renkleri çoktan kaybetmişim de farkında değilmişim. Neyse ki çocukluk kahramanım var! Onu uzun bir aradan sonra yeniden izledim. Zaman ona da yapacağını yapmıştı ve o da biraz yaşlanmıştı; fakat hala kahramandı: benim kahramanım! Onu izlerken çocukluğumun bana heyecanla göz kırptığını hissettim. Ben büyümeyi ve olgunlaşmayı çocukluğu bir kenara bırakmak olarak düşünürdüm; oysa çocukluğumu hissettiğim anda daha olgun olduğum farkına vardım. Gerek var mı çocukluk hayallerini, sanki ayıpmış gibi, yastık altına gömmeye? Büyüdük, hayatla uğraşıyoruz diyerek hayalleri ve anıları unutmaya? Belki yine kimseyle paylaşmayacağım, belki “Bu da olur mu hiç?” diyeceğim. Buna rağmen; bulutların pamuk şekeri olduğunu hayal etmeye; Fredy’i sevmeye; Fatma’yla yazdığımız “Sarı Papatya” öyküsünün gerçekten yaşanmış olabileceğine; Feride’nin aslında hayalden ibaret bir arkadaş olduğuna; Nermin’le zamanın ve çevremizde olup bitenlerin telaşına yakalanmadan gelecekle ilgili uzun uzun sohbetler edeceğimize; çocukluk kahramanımın yenilmez olduğuna: yaralanıp incinmeyeceğine ve çocukluğumu satın aldığım horoz şekerinin hiç bitmeyeceğine inanacağım.