John STEINBECK; belki de California’nın Salinas Kasabası’nda ırgat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiği için bugün bile onu bu kadar iyi tanıyabiliyoruz. Zira; STEINBACK, Amerika’nın Kara Perşembe’yle (24 Ekim 1929) başlayan çöküş ve yoksulluk öyküsünün tam göbeğinde yetişmiş bir yazar; işsiz ve evsiz kalan üç milyon insanın göç ettiği California’da. Çocukluk ve gençlik yılları boyunca yaz tatillerini çevre çiftliklerde çalışarak geçirmiş olması; altı yıl süren üniversite hayatı boyunca eğitim masraflarını karşılayabilmek için tezgahtarlıktan laborantlığa, duvarcılıktan marangozculuğa kadar pek çok işte çalışmış olması, henüz on dört yaşında yazar olmaya karar veren STEINBECK’in en büyük kazanımlarıydı. “Yazmanın tek bir gerekçesi olabilir; o da insanların birbirlerini anlamalarına yardım etmek.” Diyen STEINBECK, öykülerinde-romanlarında küçük insanların gündelik hayatını, yaşadıkları sıkıntıları, birbirleriyle ve doğayla ilişkilerini yalın ve gerçekçi bir üslupla yazarak; aslında kendisini de anlattı diğer insanlara. O kadar çok sahiplenildi ki yazarın anlattıkları aynı şeyleri yaşayan milyonlarca insan tarafından; bugün bile pek çok ülkede ortaöğretim müfredatlarında okunması zorunlu yazarlardan biri oldu. STEINBECK’i ölümsüz yapan eserlerinin bazıları: Yukarı Mahalle, İnci, Altın Kupa, Bitmeyen Kavga, Gazap Üzümleri ve Fareler ve İnsanlardır.

Fareler ve İnsanlar hakkında;

        John STEİNBECK’in yaşam koşulları ve  Amerika’nın yaşadığı Büyük Buhran birleşince Fareler ve İnsanlar, Bitmeyen Kavga, Gazap Üzümleri gibi başyapıtların ortaya çıkmasını kaçınılmaz kılmıştı.

Sinemaya ve tiyatroya en çok uyarlanan yazarlardan olan STEINBECK’in, en çok uyarlamaya konu olan eseri ‘Fareler ve İnsanlar’dır. 1939, 1980, 1992 yıllarında Amerika’da sinemaya uyarlanan yapıt 1962 yılında da ‘İkimize Bir Dünya’ adıyla Türk Sineması’nca da uyarlanmıştır. Bununla birlikte eserin tiyatroya uygun olarak yazılması oynanmasını kolaylaştırmıştır. Yazar eserinde karakteri takip etmektense mekanda kalıp karakterlerin dışarıdan gelen seslerini duymamızı istemiştir. Yazar, bu eserini Burns’un, “İnsanlar ve Fareler hiçbir zaman hayallerini gerçekleştiremezler.” sözünden yola çıkarak kaleme almıştır.

1937’de New York Times’e şu röportajı vermiştir;

“Ben kendim de bayağı uzun bir süre göçmen işçiydim. Öykünün geçtiği yerlerde çalıştım. Karakterler bir yere kadar, çeşitli insanların karışımıyla ortaya çıktı. Lennie ise gerçek biriydi. Şu anda Kaliforniya’daki bir akıl hastanesinde. Onunla haftalar boyunca yan yana çalıştım. Gerçek Lennie bir kızı değil, bir ustabaşını öldürdü. Kızgındı, çünkü patron arkadaşını işten çıkarmıştı, Lennie de dirgeni karnına saplayıverdi. Bunu arka arkaya defalarca yapışını izlediğimi anlatmaktan nefret ediyorum. Onu, çok geç olmadan durdurmayı başaramadık.”

Remzi Kitapevi tarafından Leyla ÖZCENGİZ’in çevirisiyle birinci basımı 2007’de yapılan kitabın Şubat 2012’de yirmi yedinci basımı yapılmıştır.

Amerikan Rüyasından Kara Perşembeye Uyanan George, Lennie ve Diğerleri…

     Raymond ARON,  Sanayi Toplumu kitabında, MARX’tan yola çıkarak kapitalist sistremin kendini tahrip edişini şu şekilde yorumlar;

“Gelir dağılımının yetersiz olması emre amade olan satın alma gücünün, fazlalık veren üretim kapasitesinin altına düşmesine sebebiyet verecekve böylece kapitalist sistemin kendi öz üretimini tamamen tüketemeyecektir.” (Aron, 1997: 173)

1929 Buhranı’nın fitilini ateşleyen yani finansal kâğıtların alışverişini sekteye uğratan durum Amerikan finans piyasalarındaki balon şeklindeki aşırı yükseliştir. Borsa krizi birçok banka, ticari ve sanayi işletmelerini de yanında sürükleyerek iflasları üst düzeylere çıkarmıştır (Albertini, 1990: 94).

İnsanlar hisse senetlerini bir an önce ellerinden çıkarmak için birbirleriyle yarış haline girerken, oluşan panik borsanın daha da fazla düşmesine neden olmuştur. İki yıl içinde borsa %90 oranında değer yitirmiştir. (Cengiz, 2008: 30,32)

1929 krizinin derinleşmesinde altın standardı sistemi ve sabit döviz kuru uygulaması önemli birer faktördür. (Çolak, 2009: 57)

Dönemin başbakanı Hoover’in, altın standardına bağlı olmayan para basımını reddetmesiyle piyasadaki para tükendi ve ekonomik faaliyetleri durdu. Tarım sektöründe çalışan üreticiler iflas etti ve çiftlik sahiplerine kiralarını ödeyemedikleri için evlerini terk ederek Batı’yı yeniden keşfetmek için yola koyuldu. Ancak, bu kez karşılarına çıkan Batı, onlar için yoksulluktan başka bir şey değildi. 1929 yılında yok olan 30 milyar dolarla Amerikan Halkı’nın aidiyet duyguları da yok oldu. Artık, insanlar güvende hissettikleri evlerinden çok uzakta, belki de yeni bir yere ait olma umuduyla kendi ülkesinde gezgin birer yabancı oldu. Tıpkı; Gazap Üzümleri’nin Joad ailesi ile  Fareler ve İnsanlar’ın George’si ve Lennie’si gibi. Ancak; George ve Lenni, kendileri için küçük bir arazi isteseler bile her yer aslında onlar için “yer olmayan”dır.

Yer Olmayan Kavramı; Gerorge ve Lennie’in Yer Olmayanları

     Antropolog Marc AUGE, bu kavaramı şöyle açıklar;

“Eğer bir yer ilişkisel, tarihsel ve kimlikle alakalı bir mekan olarak tanımlanabilirse, ilişkisel, tarihsel ve kimlikle alakalı olarak tanımlanamayan bir mekan “yer olmayan” olacaktır.” (Auge, 1997: 78)

AUGE’nin bu açıklaması mekanların kimlikleri üzerine yapılmış ancak bu savı bir diğer bakış açısıyla incelersek bir mekanın yer olabilmesi insanın ona yüklediği anlamlarla ilgilidir diyebiliriz. Bu açıdan George ve Lennie’nin onlar için yer olandan çok uzak oldukları söylenebilir. Bu iki karakteri birbirine bu denli yakın kılan da aslında onlar için yer olana duydukları özlemdir. Kendilerine ait küçük bir çiftlik arazisi satın alabilmek için, çiftlik çiftlik dolaşıp para biriktirmeye çalışırlar ve en son geldikleri Soledad (yalnızlık; İsp.) kitabın başlangıç; fakat George ve Lennie’in hikayesinin son bölümüdür.

Hikayedeki çiftlik de onlar için bir yer olmayandır; çünkü bu çiftlik onların, hayallerine ulaşmak için geçici bir süre çalışmayı planladıkları ve bağlı hissetmedikleri bir mekandır. Üstelik, aynı hayalle onlar gibi dolaşan daha nice insanlar vardır. Kitabın bir bölümünde Whit karakteri ve George’nin diyaloğu bize bu yaşam koşulları hakkında yeterli açıklamayı yapıyor.

(… George desteyi gürültüyle karıştırıp dağıttı. Whit, sayı tahtasını kendine çekip mandalı büktü. “Siz sahiden burda çalışmaya niyetlisiniz galiba,” dedi Whit.

“Kastettiğin nedir?” diye sordu George.

Whit güldü. “Baksanıza buraya cumadan gelmişsiniz. Pazara kadar iki iş günü var.”

“Sözü nereye getirmek istediğini anlamadım,” dedi George.

Whit gene güldü. “Bu büyük çiftliklerde uzun süre kalırsanız, anlarsınız. Çiftliğe öyesine uğrayan bir işçi cumartesi akşamı damlar. Cumartesi akşamı yemek yer, Pazar günü üç öğün karnını doyurur; sonra, isterse pazartesi sabahı kahvaltıdan sonra hiçbir iş yapmadan çekip gidebilir. Ama siz Cuma öğen gelmişsiniz. Niyetiniz ne olursa olsun, en azından bir buçuk gün çalışacaksınız demektir.”

George ona açık yüreklilikle baktı. “Bir süre kalmak niyetindeyiz,” dedi. “Lennie’yle biraz para biriktirmek istiyoruz”…)

Bu diyaloglar her ne kadar hikayedeki koşulları açıklasa da STEINBECK’in yaşanmışlıklarından yola çıkılarak kaleme aldığı bu eseri, Amerikan Halkının, Büyük Buhran sonrasındaki yaşam koşullarını ve kendi ülkesindeki yersiz-yurtsuzlaşmasını da bize açıklıyor.

Zygmunt BAUMAN şöyle diyor;

“Şu an nerde olursak olalım, başka yerde olabileceğimizi bilmekten başka çaremiz yok; bu yüzden de belirli bir yerde kalma nedenlerimiz giderek tükeniyor” (Bauman 2006: 90)

Yersiz-yurtsuz olan George, Lennie ve onlar gibi Kara Perşembeye uyanan insanların bunu bilmekten başka çareleri yoktur

Yer Olana Duyulan Özlemin Yarattığı Dostluk ve Çıkarlar

     George ve Lennie dönemin Amerika’sının milyonlarca ferdinden sadece ikisi olmasına rağmen, onları bu milyonlardan farklı kılan nokta, onlarında sıkça dile getirdikleri dostluklarıydı.

(…Lennie’nin ağzı kulaklarındaydı. “Tamam, tamam, işte bu. Şimdi de biz nasılız onu anlat.”

George devam etti. “Ama biz onlara benzemiyoruz. Bizim hayal ettiğimiz bir gelecek var. Konuşabileceğimiz, bizi umursayan biri var. Gidecek yeri olmadığı için bar köşelerinde sürünüp sıfırı tüketenlerden değiliz biz. Başkaları hapislere düşüp oralarda çürüse, kimsenin umurunda olmaz. Ama biz onlara benzemeyiz.” Biz onlara

Lennie araya girdi. “Biz onlara benzemeyiz. Niye mi? Çünkü… çünkü yanımda sen varsın, beni kollarsın, senin içinde ben varım. Niyesi bu işte.” Keyifle güldü. “Hadi devam et George.”…)

George ve Lennie birbirlerine sahip oldukları için kendilerini tüm diğer ırgatlardan şanslı hissetmekte haklılar aslında. Zira insan toplumsal bir canlı. Ancak ekonomik sistemin yarattığı yeni toplumsal hayatta herkes kalabalıklar içinde yalnız; çünkü toplumsal yabancılaşma bu sistemin kaçınılmaz bir getirisi. Buna bir de 1929 Bunalımı eklenince insanların güven duyguları iyice sarsıldı. Bu durum hikayedeki Slim Karakteri tarafından şu şekilde dile getiriliyor;

(… “Yol arkadaşlığı yapan o kadar az ki,”… “Neden bilmiyorum. Belki de bu kahrolası dünyada herkes birbirinden korkuyor.”…)

Sonuç olarak tüm bu zor yaşam koşullarında güvenebilecek birine, bir dosta sahip olmak elbette ki şans. Yine de George ve Lennie’nin durumu düşünüldüğünde bu dostluğa etki eden bir diğer faktörün Lennie’nin özel durumu olduğu yadsınamaz. Lennie’nin heybetli görünüşünün arkasındaki çocuksu saflık ve buna bağlı olarak George’nin kendisini diğer insanlardan koruyabileceğini düşünüp ona itaat eden taraf olması bu dostluğu olası kılıyor. Ancak Lennie tüm bu çocuksu saflığına karşın George’nin de kendisine muhtaç olduğunun farkında. George, Lennie’nin başına açtığı işlerden dolayı sinirlenip Lennie’den yakındığın da ve tek başına olsa her şeyin daha kolay olacağını söylediğinde Lennie, dağlara gidip bir mağara bulabileceğini ve orada yalnız yaşayabileceğini söyler.

Bu noktada bir ikilemle karşılaşıyoruz. George ve Lennie birbirlerini gerçekten samimi bir dostlukla sahipleniyorlar; ancak bu sahiplenme durumu bir noktada ikisinin de ortak çıkarından ileri geliyor. George, zeki ancak çok da kuvvetli bir yapıya sahip değil; oysa Lennie onun tam tersi. Yani biri diğerinin gücünü iş bulup çalışabilmek için kullanırken, diğeri de onun zekasını, kendini insanlara karşı savunsun ve kendisi adına insanlarla iletişim kursun diye kullanıyor. Ayrıca ikisinin de sahip olmak istedikleri çiftlik arazisi bu durumu pekiştiriyor. George, yersiz-yurtsuz dolaşıp başkasının emri altında çalışmaktansa kendi küçük toprağının efendisi olmak istiyor; Lennie ise, diğer tüm insanların onun dünyasında yarattığı karmaşaya ve korkuya maruz kalmadan, okşarken öldürüp (üstelik her seferinde) cebine sakladığı fareler yerine topladığı yoncalarla beslediği yumuşak tüylü tavşanları doyasıya okşayarak yaşamak istiyor. Yani ikisinin çıkarları ortak bir hayalle örtüşüyor. İşte tam da bu konumdan bakıldığında birbirlerine ihtiyaçları iki kat artıyor.

Kapitalist sistemin getirilerini ekleyince, insan ilişkileri, ister istemez çıkarlar doğrultusunda şekilleniyor.

Simon DURING, Günümüzde Postmodernizm Ya da Post-Kolonyalizm makalesinde şu cümlelere yer verir.

“Kapitalizmde, dünyadaki nesneler arasında belirleyici ilişki olarak değitirilebilirliği düzenleyen, dilden çok paradır. Para aynı zamanda biriktirilmiş zaman ve güvenliktir.” (During, 1995: 119)

George ve Lennie’nin durumu, DURING’in yukarıdaki sözünün bir kanıtı adeta. Zira onlar da aslında para biriktirerek kendilerine ayıracak zamana ve güvene kavuşmayı hayal ediyor.

Yine de insanlar arasındaki iletişim ihtiyacı göz önünde bulundurursa paradan başka çıkarların da varlığı yadsınamaz. Üstelik bu oldukça olağan bir durum; çünkü en masumane dostlukların içinde bile insanın benliğinden gelen bir çıkar duygusu var. Bu çıkarların en başında da bir dostla dertleşmenin getirdiği rahatlama hissi bulunur. Yani dostlukların insanla iletişime duyulan ihtiyacın bir sonucu olduğunu söylemek mümkün; fakat dostluğun insani ilişkiler açısından sadece selamlaşmaktan, bir yerlerde karşılaşıp ayaküstü sohbet etmekten ya da aynı ortamda bulunulduğu için konuşmak zorunda hissedilerek kurulan iletişimlerden çok daha öte olduğu ve belli bir emekle beraber belli bir süreç de gerektirdiği su götürmez bir gerçektir.

Bu durum da George ve Lennie’nin ilişkisin de ortak bir çıkar olsa bile, paylaştıkları uzun süreli ortak hayat ve bu hayatta sarf ettikleri emek, onları ortak bir hayale sahip iki dost yapıyor. George’nin Lennie için duyduğu acıma ve sahiplenme hissini, ilişkilerinin aslında karşılıklı dostluğa dönüştüğü nokta olan, bir anısını Slim’e anlatırken görüyoruz.

(… “Eskiden onunla beraberken çok eğlenirdim. Kendini idare etmekten yoksun olduğu için ona her türlü şakayı yapardım.”… “Onun yanında kendimi çok akıllı hissederdim.”… “Ne yaparsam yapayım bana kızmıyordu. Dayaktan canını çıkardığım oldu. İstese kemiklerimi un ufak edebilirdi ama bana asla el kaldırmadı.”… “Bir gün bir grup arkadaş Sacramento Nehri’nin kıyısında buluştuk. Canım hava atmak istedi. Lennie’ye döndüm. ‘Atla,’ dedim. Lennie atladı. Tek kulaç bile atamadı. Sudan çekip çıkarmasaydık boğulacaktı. Onu kurtardığım için bir de bana nazikçe teşekkür etmesin mi? Ona atla dediğimi hemen unutuvermişti. O günden sonra bir daha asla böyle bir şey yapmadım.”…)

Hikayenin geneli boyunca Lennie’nin, George’yi daha korkak ve daha muhtaç bir tavırla sahiplendiğini görüyoruz. Öyle ki Lennie, güdüsüne engel olamayarak sergilediği her davranışın ardından Gerorge’nin, onu cezalandıracağını ve yumuşak tüylü tavşanları sevmesini yasaklayacağını düşünüyor; ancak George diğer çalışanlarla kasabaya indiğinde Crooks Karakterinin onun geri gelmeme olasılığını dile getirmesiyle, Lennie adeta çıldıracak gibi olyor ve Crooks’un üzerine yürümesine ramak kalıyor; çünkü George’nin yokluğunu düşünmek gibi bir ihtimali bile kafasından geçiremiyor. George ise Lennie’nin başlarına açtığı işlerden hayıflansa bile ona karşı duyduğu acıma hissi bu hayıflanma duygusunun önüne geçiyor. Yani Lenie, George’yi daha bilinçsiz (içgüdüsel) bir tavırla sahiplenirken George, Lennie’yi daha akıl düzeyinde bir tavırla sahipleniyor.

Bu bağlamda düşünülürse Lennie’nin hayal ve umudun simgesi iken George’nin hayal kırıklığı ve gerçeği temsil ettiğini söylemek mümkün.

İhtiyaç, İstek, Arzu

     Madan SARUP, kitabında arzuyu arzulamak başlığı altında Lacan’ın Hegelci iç görüyü neden kullandığı sorusunu yanıtlarken şunları söyler.

“…Hepimizin doyurulması gereken birtakım ihtiyaçları olduğu açıktır. Sözgelimi oral dönemde çocuk annesinin memelerini ister. Bu, çocuğun kimi ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için annesine yaptığı bir başvuru olmakla kalmayıp aynı zamanda ihtiyaçtan isteğe bir dönüşümdür de. Gelgelelim bir de sevgi ve tanınma isteği söz konusudur… Çocuk ağalar, yani fiziksel açlığını iletişime girmek uğrunda bir araç olarak kullanır…” (sarup, 1995-25)

İnsanlar için iletişim ihtiyacının temelinde de bu tanınma (varlığının kabullenilmesi) ve önemsenme isteği yatar. Önceki bölümlerde sözü geçen sosyo-ekonomik olayların yarattığı durumları göz önünde bulundurursak kişinin artan yalnızlık ve hayal kırıklığı hissiyle birlikte birileri tarafından tanınma ve önemsenme isteğinin de arzuya dönüştüğünü dile getirmek mümkün. Bu ifade SARUP’ta şu şekilde yer buluyor.

“…Arzu, ihtiyaç duyulan nesneden alınan doyumun eksik olmasından ileri gelir, o yüzden insanı daima başka bir arzuya iter. Başka türlü söylendikte: arzunun gelişiminin temeli isteğin yarattığı düş kırıklığıdır.” (Sarup, 1995-27)

Misal vermek gerekirse; Fareler ve İnsanlar’daki Curley’in karısının yıldız olma arzusuyla yanıp tutuşma nedeni de özünde başkaları tarafından önemsenme isteğidir; çünkü insanlar onu sadece güzel bir vücuttan ibaret fettan bir kadın olarak görür. O’ysa sadece birileriyle konuşabilmeyi istemektedir. Ahırda Lenie’yle konuşurken sözünün kesilmesinden korktuğu için hızlıca konuşur. Ancak Lennie’nin de onu dinlediği yoktur; çünkü O da kendini anlatmaya çalışmakla meşguldür. Aslında bu durum hikayenin genelinde de hakimdir. Karakterler çoğu zaman karşısındakiyle kendisinin hakim olduğu bir konuşma arzular; Karşısındakinin dinleyip dinlememesi pek de önemli değildir onun için. Burada karşı tarafı bir duvardan farklı kılan şey onunda aynı şekilde kendisi hakkına konuşma çabasıdır.

Bu nokta da yine SARUP’un kitabına başvurabiliriz.

“Burada işin doğasından gelen bir gerilim, bir gözdağı duygusu söz konusudur; çünkü bir kimsenin kimliği o kimliğin bir başkasınca tanınmasına bağlıdır…”

STEINBECK’in eserinde siyah olduğu için tek başına kalan Crooks’un ahırdaki odasına, beyazların girmemesi gerektiği halde önce Lennie’ye ardından Candy ve George’ye girmesi için izin vermesinin altında da aslında başkaları tarafından tanınma-kabul görme (kimlik kazanma) arzusu vardır. Yani Crooks’un iletişim ihtiyacından kaynaklanan birileriyle konuşabilme isteği ve bu isteğinin yarattığı hayal kırıklığından kaynaklanan bir kimlik arzusu vardır.

Crooks, yalnızlığını Lennie’ye şu şekilde dile getirir;

“Senin George’un var. Geri döneceğini biliyorsun. Kimsen olmadığını düşün. Yatakhaneye giremediğini, kara olduğun için kağıt oynayamadığını düşün… İnsanın birine ihtiyacı vardır, birine yakın olmak ister… Kimsesi yoksa insan delirir, yeter ki yanında biri olsun. İnan bana, insan fazla yalnız kaldı mı, hastalanır.”

Crooks, siyah olduğu için bu yalnızlık hissi diğerlerine göre daha fazla; ancak diğer karakterle de aynı yalnızlığın bir parçasını oluşturuyor.

Candy de bu yalnızlık hissini yoğun yaşayan karakterlerden. Herhangi biri olmayı o da en az Crooks kadar istiyor. Zira bir elini kaybetmiş ve artık yaşlandığı için iş bulamamaktan korkuyor. Köpeğinin öldürülmesini bile engelleyemiyor ve ardından O da George ve Lennie’nin hayaline ortak oluyor. Bir yere ait olmayı ve ait olduğu yerde önemsenen biri olmayı hayal ediyor. Tıpkı dönemin Amerikan Halkı’nın gibi.

Umut ile Hayal, Acı ile Gerçek

STEINBECK’in, bu başyapıtında iki insanın (George ve Lennie) dostluğu yer bulsa da George ve Lennie temsil ettikleri bakımından bir bütünün parçalarını oluşturuyorlar. Lennie, saf ve masum bir hayali temsil ederken George, gerçeği temsil ediyor. Başka bir değişle; Lennie, aslında George’in umut ve hayalinin ta kendisi. George’nin, ne olursa olsun acıma hissiyle Lennie’yi sahiplenme nedeni de bu sayılabilir. Lennie’nin saflığına acıması da aslında gerçekliği temsil eden George’in kurduğu hayallerin imkansızlığının farkında olmasından dolayı kendisine acımasından ileri gelir. Bu nedenle sinirlenip hayıflanırken bile bu Lennie’ye gösterdiği bir tepkiden çok kendi kendine gösterdiği bir tepkidir. Zira bu saf ve masum hayallerin kendisine ne kadar süslü ve inandırıcı gelirse o denli büyük bir sıkıntı yaratacağının da farkındadır. Lennie’ye “Sen olmasan, her şey daha kolay olurdu” derken bile kurtulmak istediği asıl şey kurduğu hayalinden başka bir şey değildi. George, o kadar çok anlatmıştı ki bu hayali Lennie’ye ve kendini o kadar çok tekrarlatmıştı ki bu hayal; George, bu hayalin gerçek olacağına inanmaya başlamıştı. Ancak; tam da en çok inanmaya başladığı anda gerçeğin ta “kendisiyle” yüzleşir ve Lennie’yle birlikte hayallerini de öldürür.

Böylece STEINBECK, Kara Peşembe’yle biten Amerikan Rüyası için ağıtını sonlandırır.

 

 

 

KAYNAKÇA

Abit CENGİZ, 1929 Krizinin İstanbul’a Etkisi,Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul-2008

Madan SARUP, Post-Yapısalcılık ve Postmodernizim. Çev. A. Baki GÜÇLÜ, Ark Yayınevi, Ankara-1995

Marc AUGE, Yer-Olmayanlar: Üst Modernliğin Antropolojisine Giriş, Çev. Turhan ILGAZ, Kesit Yayıncılık, İstanbul-1997

M.J ALBERTINI, Ekonomik Sistemler-Uygulamada Kapitalizm ve Sosyalizm, Çev. Cafer UNAY, Uludağ Üniversitesi Yayınları, Sayı/94, Bursa-1990

Ömer Faruk ÇOLAK, 2008 Krizinin 1929 Krizi ile Benzerlikleri Üzerine Bir Analiz, Tisk Akademi, cilt 4, özel sayı II.-2009

Raymond ARON, Sanayi Toplumu, Çev. E. GÜRSOY, Dergah Yayınları, İstanbul-1997

Yrd.Doç. Ömer AÇIKGÖZ-Dr. Bülent ÖZKAN, 1929 Dünya Ekonomik Buhranı ve Türkiye Ekonomisine Etkileri/Mevzuat Dergisi, Sayı/136-2009

Zygmunt BAUMAN, Küreselleşme Toplumsal Sonuçları, Çev. Abdullah YILMAZ, Aytıntı Yayınları, İstanbul-2006