Uyandığımda kendimi, üzerimde bir battaniyeyle kapının önünde duran bir sandalyede otururken buldum. Bu belki de hayatım boyunca yaşadığım en büyük şoklardan biriydi. Zira aile içindeki kalabalıkta kendimi yalnız hissetsem de ailem asla aleni bir şekilde beni dışladığını bana belli etmezdi. Beni sofraya çağırmayı unutabilirlerdi ya da arabaya binip binmediğimi fark etmeden gidebilirlerdi ama gecenin bir vakti üzerime sadece bir battaniye atıp beni dışarıda bir sandalye tepesinde bırakarak eve girmiş ve kapıyı kilitleyip uyumuş olamazdı! Tüm bu düşüncelerin üzerimde yarattığı şokla ve karanlığın ortasında yapayalnız olduğumu bilmenin korkusuyla sandalyeden fırlayarak ayağa kalktım. Bu ani hareketimle üzerimdeki battaniye omuzlarımdan düşüverdi ve anlık bir refleksle eğilip battaniyeyi yakalamaya çalıştım. Ancak battaniye ellerimin arasından yere düşerek kayboldu. Bu mantık kurallarına aykırı durum kafamı karıştırdı. Rüyada olup olmadığımı sorgulamaya başladım. Elimde bunun rüya olduğunu ispatlayan iki olay vardı. Birincisi ailem gece vakti aleni şekilde beni neden dışarıda bıraksın; ikincisi battaniyenin yok olması imkansız. Rüyada olduğumu hissedince rahatlasam da, evimiz gerçekte de ıssız bir çevrede olduğu için, rüyamda ıssız bir karanlıkta olma fikri beni rahatsız etti ve hemen kendimi rahatlatmak için kapının üzerini kapatan betona bağlı olan ampule baktım. Işık açıktı ve dışarıyı tam da olması gerektiği gibi aydınlatıyordu. Bu durum bende bir gerçeklik hissi uyandırdı. Yani ampul bu kadar gerçekçi bir biçimde yanıyorken ve evin önü gerçekte olduğu gibi görünüyorken nasıl rüya görüyor olabilirdim ki? Bu tamamıyla gerçekti ve ailem beni dışarıda bırakmıştı. Yaşadığım, korku kızgınlık ve hayal kırıklığıyla dönüp evin kapısına doğru yürümeye başladım. Tam bu esnada evin ilerisindeki fasulye ekili tarlanın yanından bir gülme sesi duydum ve irkilip durarak o tarafa doğru baktım. Bahçenin yanındaki patika yolda küçük bir erkek çocuğunun hayaleti durmuş, bana bakarak kikir kikir gülüyordu. Bedeni cılız ve yüzü bembeyazdı, saçları kömür gibiydi, üzerinde beyaz tişört ve küllü gri pantolon olmasına rağmen arkası görünüyordu. Bu görüntüyü görmemle birlikte bir anda ürperdim ve vücudumdaki her tüyün diken gibi olduğunu hissettim. Panikle eve doğru bir adım attım ve çoçuk gülerek bana doğru gelmeye başladı. Belki de korktuğum için bu kikir kikir gülüş bana dünyanın en itici gülüşüymüş gibi geldi. Yerden bir odun parçası alıp, bana doğru gelen bu sinir bozucu hayalet çocuğa doğru fırlattım. Fırlattığım odun parçası tam karnının ortasına denk geldi fakat bedeninin içinden geçip çocuğun arkasına bir noktaya düştü. Bu durum beni daha da çok korkuttu; ancak çocuk durmuştu. Bu durumdan cesaret alarak çocuğun üzerine doğru “Defol!” diye bağırarak yürüdüm. Gerçekten yüzü asılarak fasulye tarlasına doğru kaçmaya başladı. Bense biraz rahatlamıştım; fakat yine de karanlıkta dışarıda tek başına olma fikri beni korkutmaya devam ediyordu. Evin kapısına doğru ilerleyip kapıyı çalmaya başladım. İçimden çocuğun, o sinir bozucu gülüşüyle birlikte geri gelmesinden korkarak anneme seslendim; “Anne, anne aç kapıyı? Neden kapıyı kapattın anne? Aç kapıyı?”.

Ne içerden ses geliyordu ne de kapı açılıyordu. Derken o itici gülüşü tekrar duyduğumu fark ettim. Üstelik bu kez daha yakından geliyordu. Korkuyla dönüp baktım ve çocuğun gerçekten de daha yakın bir noktada olduğunu fark ettim. Yine korkudan kaynaklanan bir öfkeyle çocuğa “Defol dedim sana!” diye bağırdım. Çocuk tekrar gülmeyi bırakıp durdu ama bu sefer geriye doğru gitmedi. Ben de bana daha fazla yaklaşmasından endişe ederek dönüp kapıyı yumruklamaya başladım; “Anne! Anne! Aç kapıyı! Beni neden dışarıda bıraktın! Anne! Anne kapıyı aç!”.

Korkuyla sesim yükselmeye devam ederken o itici gülüşü tekrar duyunca donup kaldım. Ses tam arkamdan geliyordu. Panikle arkama dönüp baktım ve çocuğun o sinir bozucu gülüşüyle birlikte burnumun dibinde olduğunu fark ettim. Korkunun verdiği adrenalinle öfkeli bir şekilde çocuğa vurmaya çalıştım ama kollarım bedeninin içine girdi ve yine vücudumdaki tüm tüylerin diken diken olduğunu hissettim. Çok garip ve korkunç bir histi bu: ellerim çocuğun bedeninin içindeydi ve ellerim onun içindeyken yoğunluk farkını çok net bir şekilde hissedebiliyordum. Bu kesinlikte yaşamak istemediğim ve ilk kez maruz kaldığım bir deneyimdi. Çaresizliğimden öfkem daha da artmıştı ve bir yandan onu tutmaya çalışıp diğer yandan “Defol git!” diye bağırmaya başladım. Ben onu yakalamaya çalıştıkça ellerim ve kollarım onun bedenine girip çıkıyordu. O ise her an bir öncekinden daha da itici olarak gülmeye devam edip sinir sistemimi altüst ediyordu. Çaresiz hissetmenin verdiği hırsla öfkem her saniye artmaya devam etti.

Derken gözlerimi açtım. Annem, yakında evlenecek olan ablama ev eşyası almak için onunla birlikte Düzce’ye gitmişti. Benimle evde kalan en küçük ağabeyim ise daha güneş bile doğmadan arkadaşlarıyla takılmaya gitmişti ve ahırda sağılmayı bekleyen bir inek vardı. Ben ise evin dışında değil; bilakis içerde yapayalnız bir şekilde kilitli kalmıştım.