Bir ada olması sebebiyle Britanya, Avrupa’dan bağımsız özelliklere sahiptir. Buna rağmen sinema alanında Amerika’nın olumsuz etkileri altında kalan Britanya’da sinemanın serüveni hep inişli-çıkışlı bir grafik izlemiştir. Bu çalışmada İngiliz Özgür Sineması ve İrlanda Bağımsız Sineması’nın yaşadığı süreçler ve bu süreçler üzerindeki Amerikan Sinema Endüstrisinin etkileri incelenerek iki sinema arasındaki benzerlikler ya da farklılıklar ortaya konmaya çalışılacaktır.

a)İngiliz Özgür Sineması

İngiliz Sinema tarihi, hareketsizlik ve genişleme dönemleriyle belirginleşen dalgalanmalı bir tarihe sahiptir. 1960 sonrasında belirgin bir farklılık dışında bu dalgalanmalar devam etti. Doksanların başında yapılan filmler tv ve Amerikan parasıyla Amerika pazarı için yapılmaktaydı. Bu dönem ölümcül bir gerileme dönemine işaret olabilir ve bu, bazı yapımcıların endüstrinin egemen yapılarından bir derece bağımsızlık oluşturmaya yönelik bir dönüşümü belirten canlanmanın ortasında başlamıştır. Bu bağımsızlık 1980’lerde daha önem kazanmaya başlamıştır.

İngiltere’ye sinema, diğer Avrupa ülkeleriyle aynı tarihlerde girmiştir, ilk gösterileri izleyen birkaç yıl içinde önde seyirci sayısı hızla artmış kısa komedilerle aktüalite filmleri İrlanda dahil tüm ülkede dağıtılıp gösterilmeye başlanmıştır. 1898’de ilk yapım şirketleri ve kısa bir süre sonra da dağıtım şirketleri kurulmuştur. Sinemaya ilişkin ilk yasal düzenleme ise 1909 tarihli Sinema Yasası olmuştur. Akabinde endüstrinin kendi içinden oluşturduğu İngiliz Sansür Kurulu (British Board of Film Censors) sinema dünyasında yerini almıştır. Artık filmler uzamış ve sinema kitlesel eğlencenin en gözde biçimi olarak insanları salonlara çekmeye başlamıştır. Ellerinde yeterince eski film biriktiren gösterimciler de film kiralama sistemini kurarak dağıtıma yeni bir yol çizmiştir.

İngiliz sinemasının umutsuz hastalığı, daha bu yıllarda başlamıştır. Tahminlere göre 1910 yılında ülkede gösterilen filmlerin ancak % 15’i yerli olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’yla İngiliz salon sahipleri Amerikan filmlerine kucak açmaya başlamıştır. Bu dönem de Amerikan filmleri güçlü endüstrisi sayesinde hemen hemen tüm Avrupa perdelerini ele geçirmiştir. Savaşın sonunda durum geri dönüşü olmayan bir hal almıştır. 1926’da İngiltere’de yerli filmler, perdesel zamanın sadece % 5’ini karşılarken, geri kalan zaman çoğunlukla Amerikan filmlerince doldurulmuştur. Daha bu dönemde bile Amerikan filmlerinin ve sinemasının rekabet açısından üstünlüğü tartışmasız kabul edilmiştir. Güçlü iç pazarında maliyetini karşılayan Amerikan filmleri, yapımcı şirketlerin geniş parasal kaynaklarıyla sağlanan starlarla süslenmiş, yükselen teknik kaliteyle ön plana çıkmıştır. Böylece, bu tür filmler üretemeyen diğer ülkelerde olduğu gibi İngiliz seyircisi de Amerikan filmlerinin cazibesine kapılıp onları yeğlemeye başlamıştır. Az yerli film ve üstelik düşük hasılat karşısında sinema salonları için Amerikan filmlerinden başka seçenek kalmamıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonunda İngiliz sineması krize girmiştir. Bunun en önemli nedenlerinden biri Amerikan Sinema Filmleri Derneği “MPAA”nın İngiltere’ye, İngiliz İşçi Partisi Hükümetinin dış ticaret açığı nedeniyle ithal filmlere % 75 oranında vergi koymasıyla boykot ilan etmiştir. Çok kısa bir süre sonra, İngilizlerin en büyük film şirketi olan Rank’ın ürettiği 60 filmin yetersizliği sonucu salon sahiplerinden başlayarak tüm endüstriye yayılan bir kriz doğmuştur. Hükümet bu boykottan sekiz ay sonra yasayı kaldırmış ve Amerika’ya teslim olmuştur. Bu ilk girişimin başarısızlığından sonra, 1950’lerden itibaren alınan her türlü önleme karşın İngiliz sinemasında beklenen toparlanma olmamıştır.

İngiliz sineması 1950’lerdeki kayıtsızlığından sonra 1960’larda “Yeni Dalga” nın işçi sorunlarına yönelmesiyle dinçleşmiş ve muhalifleşmiştir. Savaş sonrası İngiliz toplumunun kendini beğenmiş ve sahte vaatlerine karşı büyüyen ortak hoşnutsuzluk, özgür sinemada da karşılık bulmuştur.

“Özgür Sinema” İngiliz Sinema Enstitüsü’nün Deney Komitesi’nce desteklenen, genç yönetmenler tarafından başlatılan bir hareket olarak 1955 yılında ortaya çıkmıştır. Genç sinemacıların maddi engellerle karşılaşmaksızın serbestçe film çevirmelerini sağlamak amacını güden bu hareket, tanınmış İngiliz eleştirmeni Lindsay Anderson’ın önderliğinde yola çıkmıştır. Burada maddi engellerle kastedilen çok büyük bütçelerle çevrilmiş filmlerin İngiliz sinemasına gölge düşürmüş olmasıdır. J. Arthur Rank’ın Hollywood’la rekabete girişmeye kalkışması, geniş bütçeli filmlere el atması yanlış bir adım olmuştur. Rank, büyük Amerikan yapımevlerine bağlanmak zorunda kalmış; en iyi yönetmenlerden başlıcaları Amerikan ortaklıkları tarafından tutulmuş; televizyon, İngiliz sinemasındaki bunalımı arttırmıştır. Bağımsız yapımcılar, finanse edecek öz kaynakları olmadığından yatırım kaynaklarını kendi dışlarından sağlamaya çalışmakta bazen de başarılı olamamışlardır. Bu dış kaynaklardan birisi Amerikan şirketlerinin İngiltere’deki dağıtım şubeleridir. İngiltere’deki mali kuruluşlar, genellikle film yapımcılarına karışmamayı yeğlemişlerdir.

Yeni Dalgacı sinemacılar, İngiltere’de belirginleşen sınıf farklılığına odaklanmıştır. Bu filmler genellikle belgesel tarzda ve siyah beyaz çekilmiş, gerçek mekânlar kullanılmış ve oyuncu olarak gerçek şahıslarla çalışılmıştır. İngiliz Özgür Sineması 1956’da Lindsay Anderson, Karel Reisz, Tony Richardson tarafından yönlendirilen, Anderson ve Reisz’ın editörü oldukları Sequence (1946-1952) dergisinde düşüncelerini yayımladıkları İngiliz hareketidir. Bu akım kısa süreli olmasına karşın İngiliz Sinemasında derin İzler bırakmıştır.

Özgür sinemacıların 1959 yılında Tony Richardson’ın yaptığı “Öfke” filmiyle başlayan yeni yönelimlerini Öfke sineması olarak adlandırmak da mümkündür. Richardson’ın “Öfke” filminde John Osborne gibi bir oyun yazarıyla çalışması diğer özgür sinemacıların da bu tutumu örnek almalarına neden oldu. 1963 yılında ise Reisz, Albert Finney’in başrolde oynadığı “Night Must Fall” adlı filmi yapar. Bu filminde deli, dürtülerinin esiri bir katilin öyküsünü, perdeye yansıtır. “Morgan”1965 adlı komedisinde ise , Reisz, genç bir ressamla toplum arasındaki bozuk ilişkiyi gözler önüne sermektedir. Lindsay Anderson’ın 1963 yılında yaptığı ilk uzun metrajlı çalışması, “Sporcunun Hayatı”nda Richardson ve Reisz’in bu dönem yaptıkları filmlerle parelellik içinde yine öfkeli genç adamı konu alır. Linds Anderson’ın farklı bir toplumsal kesimi ele alan “Eğer” (1968), adlı çalışması Özgür sinema özellikleri taşıyan son filmdir. Anderson bu filminde İngiltere’deki devlet okullarını eleştirmektedir. Bu konu değişikliğinde 1968 yıllarının toplumsal ortamının etkisi vardır. Anderson filminde, okuldaki bozuk sisteme başkaldıran bir grup öğrencinin ayaklanmasını konu almaktadır.

1970’de İngiliz film bütçelerinin %90’nın karşılayan Amerika, gişe başarısızlıklarından dolayı elini çekmiş ve İngiliz film endüstrisini çöküşe sürüklemiştir. 1980’lere gelindiğinde İngiliz filmlerinin Oscar’dan ödülle dönmeleri, İngilizler için sinemada yaşanan bir rönasans düşüncesi oluşturmuştur.

b) İrlanda’nın Bağımsızlık Mücadelesi ve Bağımsız Sinema

Kuzey İrlanda meselesi ve terör 300 yıllık, hatta ilk anlaşmazlıklar dikkate alındığında 800 yıllık bir maziye uzanmaktadır. İrlanda, işgale uğramasının ardından “sorunlar adası” olma kimliğine bürünmüştür. 12. yüzyılda İrlanda’nın bölünmesi, oraya yerleştirilen İngiliz ve İskoçyalı Protestan çiftçilerin çoğunluğunun oluşturduğu Ulster bölgesi ile yani bugünkü Kuzey İrlayda’yla ortaya çıkmış ve İrlanda’da yüzlerce yıl sürecek kavgalı dönemin de başlangıcını oluşturmuştur. Birinci Dünya Savaşı öncesi başlayan ve savaş sonrası devam eden ayaklanmalar, özerklik talepleri, İngiliz hükümetini İrlanda’ya özerklik vermeye yöneltmiştir. İngiltere hükümeti 1921’de imzalanan bir anlaşmayla İrlanda ikiye bölünmüş ve güneyde İrlanda cumhuriyeti kurulurken Kuzey’de kalan Ulster bölgesi ise Birleşik Krallık içinde kalmaya devam etmiştir. Kuzey İrlanda’da ikinci sınıf vatandaş durumuna düştüklerine inanan Katolik İrlandalılar’ın ateşli protestoları 1960’lı yılara kadar süregelmiştir. Serbest İrlanda Devleti’nin kurulmasıyla birlikte şiddet eylemlerinin son bulması bir yana, Katolikler’in örgütlenmeleri daha da artmıştır. Gösteriler masum kimliğini terk edip, şiddete dönüşmüş ve İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (Irish Republican Army) IRA da eylemleriyle ortaya çıkmıştır.

Birleşik Krallığa yakınlığı sebebiyle çok daha zorlu koşullar altında bağımsızlık mücadelesi veren İrlanda’nın söz konusu bu savaşı, İrlandalı yönetmenler tarafından beyaz perdede de sürdürülmüştür. Steve McQueen, Paul Greengrass, Neil Jordan, Jim Sheridan, Ken Loach bu isimlerin başında gelen yönetmenlerdendir.

Steve McQueen’nin 2008 yapımı Hunger İrlanda’nın İngiltere tarafından işgalini ve baskısını protesto etmek için açlık grevi başlatan ve eylemin 66. Gününde hayatını kaybeden IRA Lideri, İrlandalı mahkum Bobby Sands’ın hapishanede verdiği mücadeleyi konu alıyor. Biyografi türündeki filmde, Maze Hapishanesinde uzun yıllar hiçbir politik hakka sahip olmadan yaşam mücadelesi veren İrlandalılar’ın hayatına da değiniliyor.

Paul Greengrass’in 2002 yapımı Bloody Sunday, 70’lerde bir pazar gününü anlatan film gerçek bir olaydan uyarlamış. İrlandalı sivillerin insan hakları için düzenledikleri yürüyüşte, İngiliz askerleri tarafından öldürülen 13 kişinin öldürüldüğü anları konu konu alıyor.

Neil Jordan’ın 1996 yapımı Michael Collins adlı filmde, 1890-1922 yılları arasında yaşamış ve İrlanda halkının bağımsızlığımsızlığı için mücadele etmiş olan Michael Collins’in 1916-1922 yılları arasındaki mücadelesini konu alıyor.

Jim Sheridan’nın 1993 yapımı In the Name of the Father adlı film Ekim 1974 tarihinde 5 kişinin ölümü, 75 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan Guilford’da bir barın bombalanması sonucu bir grup masum İrlandalı’nın 15 yıl hapis yatmalarını konu alıyor.

Ken Loach’un 2006 yapımı The Wind That Shakes the Barley filmi 1920 yılında İrlanda’nın İngiltere’ye karşı verdiği bağımsızlık mücadelesini konu alıyor.

 

 Ken Loach

Ken Loach 1936’ da dünyaya gelen yönetmen Oxford’da hukuk okuduktan sonra, şansını yönetmenlikten önce oyunculukta denemiştir. Loach 1963’de BBC’de yönetmenliğe başlamıştır.Loach, genellikle filmlerinde günümüzün toplumsal sorunlarına eğilmesine karşın, az sayıda bile olsa geçmişe ilişkin öyküleri filme aldığında, bunun bir nostalji olmadığını düşünmektedir.

Loach’un özgürleşme sorununun çözümünü, bireysel karşı çıkışla bağdaştırmaktadır. Loach’ın kahramanları, bir şeyleri değiştirme mücadelesi verirlerken, mevcut sınıfsal konumlarını reddederek, verili toplumun rol modellerinden vazgeçmektedir. Loach’un sinemasının bir diğer önemli özelliği de “umut” barındırmasıdır.

Bu noktada 2000 yapımı Bread and Roses filmi Loach sinemasındaki örneklerdendir. Amerika’da göçmen olarak yaşayan temizlik işçilerinin onları görünmez kılan üniformalarını çıkararak varlıklarını gösterme çabasına gireler. Daha sağlıklı çalışma koşullarına kavuşmak için eylem yaparlar ve işçi sendikaları sayesinde bu amaçlarına ulaşırlar. Bu sayede Loach onları görünür kılacak olan şeyin, sisteme tehdit oluşturacak bir örgütlü mücadele olduğunu gösterirken, bu örgütlenmeyle “umut” edilenin gerçeğe dönüşebileceğini vurgular.

Aynı şekilde Ülke ve Özgürlük ve Carla’nın Şarkısı’nda da mücadelenin başarısına işaret eden Loach’un kahramanları, yaşadığınız zamanın hayaletleri olmayı, zamanın müdahale edebilir olduğunu, hayatın iyileştirilebileceğinin altını çizer.

 İrlanda’nın Sinemadaki “Bağımsızlık” Arayışı

Özellikle son yıllarda İngiltere’ye karşı bağımsızlık mücadelesiyle adından sıkça söz ettiren İrlanda halkı kendi sinemasından yıllar önce Amerikan Sineması’na konu olmuştur. 1930’dan önce Amerika’da İrlandalı’ların konu edildiği 500’den fazla film vardır. Bu filmlerde İrlandalılar İngilizce bilmeyen Avrupalılar için arabulucu görünümündedir.

İrlanda Sinemasına bağımsızlığın konu edilmeye başlanması 1930’lara uzanmaktadır. 1936 yapımı “The Dawn”la başlayan sinemada “bağımsızlık” meslesi 2006’da Ken Loach’ın “The Wind that Shakes the Barley” filmine kadar gelmiştir. Bu süreç içerisinde İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, özellikle 70’ler ve 80’lerde, İrlanda Sineması’nın yaşadıkları İngiliz Özgür Sineması’yla paralellik göstermiştir.

1990 yılına gelindiğinde Jim Sheridan’ın “My Left Foot” filmiyle iki Oscar kazanmasıyla İrlanda Bağımsız Sineması uluslararası arenada izleyicilerle buluşma şansına kavuşmuştur. Bu ödüllü takip eden on yılda devlet tarafından sinemaya yapılan yatırım 1990’dan önceki yüzyıllık sürece oranla daha fazla olmuştur.

Sonuç Olarak;

            Britanya Adası’ndaki iç savaş ve bağımsızlık mücadelelerine karşın İngiliz Sineması’yla İrlanda Sineması, Amerikan Sinema Endüstrisi’nden aynı paralellikte “olumsuz” etkilenmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki süreçte, özellikle 70’ler ve 80’lerde iki sinemada da aynı çöküş ve aynı hareketlenmeyi yaşanmıştır. Bununla birlikte İngiliz Özgür Sineması’nın  sınıf farklılıklarına gösterdiği protest tavır, İrlanda Bağımsız Sineması’nın İngiltere’ye karşı mücadelesindeki tavırla benzer özellikler taşımaktadır.