Arkadaşlarımla birlikte gelmiştim gerçek dünyada eşi bulunmayan bu sinema salonuna. Bu sebeple salonun varlığını sorguladım; çünkü rüya gördüğümün bilincinde değildim. Ben “Bu nasıl mümkün olur” diye sorgularken fuaye alanındaki sorumlu “Nerede kaldınız? Film başlayacak!” dedi meraklı bir tavırla. Bu kez de “Neden bizi merak etikti acaba bunca işi arasında?” diye sorgulamaya başlamıştım ki arkadaşlarım beni kolumdan çekiştirerek salona soktular. Salondakiler meraklı gözlerle bize bakarken lunaparklardaki ahtapotlara benzeyen mekanik bir yapıya kurulmuş olan localardan biri yavaşça kayarak önümüze kadar indi. Böyle bir şeyi daha önce hiç görmemiştim ve muhtemelen bir daha da görmeyecektim. İçinde bulunduğum durumu bir tek ben garipsiyordum. Arkadaşlarım gayet keyifli bir şekilde “Hadi.” diyerek önümüze kadar inen koltuklara oturdu. Bu noktada “Bu insanlar kim?” diye yeni bir sorgulama yaşarken koltuğa oturdum ve koltuk rayları yeniden geri çekilip yükselmeye başladı. Perdenin tam karşısına filmin en iyi izlenebileceği noktaya geldiğimizde mekanizma durdu. Bense rüyada olduğumun farkında olmadığım için durumun ne kadar mantıksız olduğunu sorguluyordum; “Ne yani böyle bir salon var ve filmin izlenebileceği en güzel yere sahibiz öyle mi?” diye düşünürken birden bire ışıklar karardı ve film başladı.

Muhtemelen milattan öncesine dair bir hikayesi olan film liman sahnesiyle açılıyordu. Eski, büyük bir ahşap gemiye fıçılar yükleyen gemi mürettebatı ve liman işçileri sohbet ediyorlardı. Bu sahneyi görür görmez aklıma bu filmin başrolünde benim olduğum geldi. Evet evet, bu benim oynadığım filmdi ve bu nedenle görevli adam filme yetişemememizden endişe etmişti ve bu nedenle tüm seyircilerin gözü önünde filmin izlenebileceği en güzel loca bize verilmişti. Bu gizemi çözdükten sonra filmi ne zaman ve nasıl çektiğimi düşünmeye başladım; çünkü bunu da hatırlayamıyordum. Yine de bu filmin benim oynadığım film olduğuna emindim ve filmi nasıl çekmiş olabileceğime dair bir şeyler hatırlamak istediğim için zihnimin zorladığımda kendimi bir anda liman sahnesinin içinde buldum.

Tayfanın taşıdığı fıçı yığınlarının arkasında saklanmış gemiye girme planları yapıyordum ve liman işçileriyle mürettebat eğlenceli bir sohbete tutulmuşken gizlice gemiye girip bir kamaraya saklandım. Birkaç dakika sonra kameraya esmer dalgalı saçlı bir kadın girdi. Panikleyip korkuya kapıldım. Ancak kadın tuhaf bir şekilde benim varlığımı normal karşıladı. Sanki beni bekliyormuş gibi bir hali vardı hatta. Kamaradaki ranzanın alt katına uzanım “Burası benim yerim sen üstte yatarsın. Sıkılırsan arada yer değiştiririz. Zaten yedi yıl boyunca denizde olacağız.” dedi.

Endişeyle kadının yanına oturdum; “Gerçekten yedi yıl boyunca bu gemide mi yaşayacağız?” dedim.

O anda her şeyi unutmuştum ve yedi yıl boyunca bir gemide hapis olmanın ne kadar sıkıcı olacağını düşünüyordum. Kadın sanki bunu hissetmiş gibi beni yatağa doğru itip üzerime doğru eğildi ve; “Merak etme eğlenmenin bir yolunu buluruz.” dedi.

Kafam iyice karışmıştı. Bu gemiye neden binmiştim? Bu kadın neden bana karşı bu kadar rahat ve cüretkar davranıyor? Birbirimizi tanıyor muyuz? Öyleyse ben neden bu kadını hatırlamıyorum? Denizin üzerinde yedi yılı nasıl geçireceğim? Yapmam gereken daha önemli işler yok mu benim?.. Ardı arkası kesilmeyen bu sorular zihnime yığılmaya devam ettikçe bir an ne yapacağımı bilemedim ve rüyam yıkılıp kendini yeniden dizayn etti.

Üzerimde bembeyaz efil efil bir elbiseyle toprak bir araba yolundan bir dağın zirvesine doğru yürüyordum. Yolun ilerisindeki viraja doğru ilerledikçe gökyüzündeki dolunayın bana doğru yaklaştığını hissediyordum. Bu müthiş manzarayla birlikte rüzgarın getirdiği tatlı kokular ve serinlik beni daha da büyülüyordu. Her adımda yaşadığım ana biraz daha hayran oluyordum. Sanki elimi gökyüzüne uzatsam ayı tutup elime alabilirmişim gibi hissediyordum. Ancak viraj geldiğimde yolun kenarında kalan meyve bahçesinde gördüğüm ikonlar yüzünden korkup irkildim. Tüm korkularıma rağmen ayaklarım beni o bahçeye götürüyordu. Geri dönüm o muhteşem manzara eşliğinde yürümeye devam etmek istiyordum ama yol  ve manzara bir anda kaybolmuştu. Meyve ağaçları arasında kiliselerde bulunan ve insanların önlerinde diz çöküp ibadet ettikleri heykellere benzeyen heykeller vardı. Kuzu heykelleri, çiftçi heykelleri, Meryem ana ve onun etrafındaki bebek heykelleri… Ben hala bu ürkütücü karanlıktan çıkıp o ay ışığına geri dönmek istiyordum ama bunu bir türlü başaramıyordum. Bu çatışmanın içindeyken bebeklerden birinin Meryem ana heykelinin bacaklarına doğru ilerlediğini fark edip dehşete kapıldım. “Canlı bir bebeğin gecenin bir vakti burada ne işi var?” diye düşündüm ve koruma içgüdüsüyle bebeği kucağıma aldım. Bebek yeni doğmuştu ve üzerindeki cenin yüzünden ellerimin arasından kayıyordu. Bense bebeği sıkıca tutmaya çalışırken “Ailesini biliyorum. Annesine götürmeliyim bu bebeği!” diye geçirdim içimden. Bunun üzerine bebek ağlayıp avuçlarımdan kaçmaya çalıştı ve eve dönmek istemediğini söyledi. Bebek inatla heykellerin arasında kalmak için kollarımın arasından kaçmaya çalıştı. Ancak ben de onu inatla tutup ailesine götürdüm. Bebeği annesine verdikten sonra görevimi tamamladığımı ve yapacak bir işim kalmadığını düşündüm. Tam da bu sırada rüyam tekrar yıkıldı ve kendini dizayn etti.

Sinemanın fuaye alanına geri dönmüştüm. “Benim salonda olmam gerekirdi. Filmi kaçırdım!” diye endişeye kapıldığım anda kendimi yeniden salonun o ahtapota benzeyen tuhaf locasında buldum ve yine kendi filmimi izlemeye başladım. Çöldeki kervan sahipleri eski çuval kumaşlarından yapılmış bir pelerinle örtüp gizledikleri putu taşıyorlardı. Üstelik sakındıkları ve tapındıkları o put benim heykelimdi. Bu sahneyi izleyince bir anda sanki ne yapmam gerektiğini biliyormuşum gibi bir hisse kapılıp kendimi yeniden o eski ahşap geminin kamarasında buldum. Esmer kadın hala yanımdaydı ama bu kez onun kim olduğunu hatırlıyordum. O da benim onu hatırladığımı fark edince hüzünlenip durgunlaştı. O birlikte gemide kalmamızı istiyordu, bense birlikte gemiden inmemiz gerektiğini düşünüyordum. Korktuğunu hissedince onu koruyacağıma dair söz verip sakinleştirdim ve gemi tam hareket etmek üzereyken gizlice iskeleye atlayıp fıçıların arkasına saklanarak ortalığın sakinleşmesini bekledik. Daha sonra birlikte kervanın arkasından çöle gittik. Kervanla aramızda küçük bir kum tepesi vardı. Bizi fark etmesinler diye oldukça temkinli davranıyorduk.

Adını bilmesem de bu esmer kadını çok iyi tanıdığımı hissediyordum. O da beni çok iyi tanıyor ve benim için endişeleniyordu. Bu yüzden beni yapmak istediğim şeyden vazgeçirmeye çalıştı. Tabii ki benim böyle bir niyetim yoktu; “Bunu yapabileceğinden emin misin?” diye sordum. Kendinden gayet emin bir şekilde “Endişelenme bu benim için çocuk oyuncağı.” diyerek tam karşıma geçip dikildi. Yaptığı büyünün işe yaraması için onun tam karşısında dikildim. Birbirimize son bir kez baktık ve gerçekten büyüsü işe yaradı. Artık kervandakilerin taşıdığı put değil bendim. O ise kervandakilere karşı görünmez olmuş hemen arkamda otuyordu. Üstelik artık telepati yoluyla konuşabiliyorduk. O puta ne olduğunu sordum. Çölde kumların altına sakladığını ve parçalanacağını söyledi. Ancak hala benim için endişeleniyordu; “Sakın kimseyle uzun göz teması kurma ve bakışında onlara karşı şefkat gösterme, yoksa senin put olmadığını anlarlar.” dedi. Bense gayet kendimden emindim; “Merak etme o kadar korkaklar ki gözlerime bakamazlar; hem yolculuk bittiğinde, daha ne olduğunu bile anlamadan hepsini öldürmüş olacağım!” dedim ve kervandakiler bizim varlığımızdan habersiz yola devam ederken film bitti. Ardından salondakiler filmi alkışlayıp ekibi tebrik ederken uyandım.