16. yaşıma iki gün kala bir sabah vadideki evimizde tek başıma yattığım yatağın karşısındaki pencereden vadinin karşısındaki dağa yarı aralı gözlerle bakarak rüya görüyordum.

Dağ gerçek hayattakinden biraz daha farklı görünüyordu. Dağın tabanından başlayarak tepesine kadar “S” şeklinde uzayan patika yok gerçekte yoktu mesela. Yine de bu rüyamdaki hali daha güzel bir manzaraymış gibi geldi o an ve hayranlıkla bu manzarayı seyre daldım. Daha güzel ne olabilirdi ki sevdiğim yalnızlığım ve bilinçli rüya görme halim… Ablam, akşamdan akraba ziyaretine giden komşumuzun ineğini sağmaya gittiği için bu anın tadını o gelene kadar çıkarabilirdim. Bu düşüncenin verdiği huzurla karşımdaki manzaraya bakmaya devam ederken bir anda dağın tepesinden patika yolu kullanarak aşağıya doğru koşan o tuhaf yaratığı gördüm ve daha ne olduğunu bile anlamadan patika yolu bitirip karşı dağdan evin penceresine doğru zıplayarak bir anda tam karnımın üzerine çakılıverdi. Yaşadığım şokla bir an için tutulup kaldım. “Bu da neydi şimdi? Ne oluyor?” diye düşünürken bedenimin üzerindeki uzun bacakları fark ettim. Yeşil, oldukça bol ve ince bir kumaştan pantolon giyen bu bacaklar beni daha da çok afallattı. Daha önce de böyle sarsıcı karabasan tecrübelerim olmuştu ama ilk kez bu denli gerçekçi bir silüetle karşı karşıyaydım. İlk anın şokunu üzerimden attıktan sonra bu tuhaf yaratığın neye benzediğini görebilmek için kafamı yukarı kaldırmaya çalıştım. Sanki onlarca ton yükü de başımla birlikte hareket ettirmeye çalışıyormuşum gibi zorlandım. Yine de inatla başımı yukarı doğru kaldırmaya çalıştım. Bu girişimim bana geniş bir hareket sağlamasa da en azından tavanı görebiliyordum artık. Ancak tavanın altında gördüğüm tek şey bu yaratığın bacaklarıydı. Boyu o kadar uzundu ki sadece bacakları yer yatağındaki bedenimden başlayıp tavana kadar olan alanı kaplamaya yetiyordu. Yeşil bol pantolonunun üzerine giydiği daha açık yeşil olan ve dilerine kadar uzanan şey de muhtemelen gerisini göremediğim bedenini de kaplayan bir tunikti. Kıyafetleri bol olduğu ve kolları görünmediği için vücudunun tam olarak neye benzediğini ve ne kadar uzun olduğunu kestiremiyordum. Sadece korkuyor ve hareketsiz olmama rağmen bilincim açık olduğu için kendimi sıkışmış hissediyordum. Sonra karabasanlara karşı o dönem yeni bulduğum bir yöntemi deneyip uyanmaya çalışmak yerine uykuya geri dönmeye çalıştım. Ki sanırım bu süresini bilmediğim bir zaman dilimi içinde başarılı bir girişim oldu. Ancak şiddetli bir manyetik sesle birlikte üzerime çöken aydınlık yine bilincimi yerine getirdi.

Üzerimde duran her neyse onu artık göremiyordum. Aslında hiçbir şey göremiyordum; beyaz bir ışıktan başka… Bu daha önce tecrübe ettiğim bir durum değildi. Daha önceki karabasan deneyimlerimin tümünde yarı aralık gözlerimle bulunduğum yeri görebiliyor ve etrafımdaki sesleri duyabiliyordum. Oysa şimdi sadece beyaz bir ışık ve oldukça kuvvetli manyetik bir ses vardı. Sadece beyaz ışığı görüp hiçbir şeye benzetemediğim bu sesi duyuyordum. Bu durumu ilk kez yaşamak korkumu arttırıyordu. Gözümü açıp o tuhaf yaratığın bacaklarını görmek bile beni mutlu edebilirdi ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. Bir ışık boşluğunun ortasında apaçık bir bilinçle mahsur kalmıştım ve bunu fark ettiğimde aklıma gelen ilk şey “Yoksa ölüyor muyum?” diye düşünmek oldu. Bu düşünce kafama çakıldığı an ayak parmaklarıma buz kristalleri saplanıyormuş gibi hissettim. Tam da sözünü ettikleri ölüm anı bu! Korkudan ne yapacağımı bilemiyordum. “Ne yani gerçekten ölüyor muyum? Bu nasıl olur? Daha 18 bile olmadım. En azından reşit olabilseydim. Şimdi ölemem. Hayır, olmaz!” Bu şekilde kendimi teskin etmeye çalışırken ayaklarımdaki soğukluğun yavaş yavaş yukarıya doğru çıktığını hissediyordum. Ellerimde de bir üşüme ve sanki buzdan iğneler saplanıyormuş gibi bir his oluşmaya başlamıştı. Bedenimdeki üşüme hissi arttıkça hem korkum hem de çaresizliğim artıyordu ve nihayet ölümü kabullenmem gerektiğini düşünmeye başlıyordum. Önce ablam geldi aklıma. Komşunun ineğini sağıp geldikten sonra benim ölü bedenimle karşılaşacaktı ve kim bilir nasıl korkacaktı. Halbuki hayattayken başımı kucağına yaslayıp “Fıstık’ım, Fıstık’ım” diye severdi beni. Bana bu şekilde hitap etmesine kızardım ama yine de bana olan sevgisini düşündükçe beni burada ölü olarak bulup benden korkacak olması beni üzüyordu. Ancak artık yapabileceğim hiç bir şey yoktu. Kuzey Kutbundaymış gibi üşüyordum ve soğuk bedenimden yukarı doğru yayılmaya devam ettikçe ışıkta boğazımın altına doğru toplanıyordu. Ölümü kabullenmek zorundaydım ve bunun bilincinde olmak ölümün kendisinden daha korkunçtu. Çaresizce ağlamaya başladım;“Tamam Allah’ım, madem benim için bunu yazdın ben de kabul ediyorum. Sana teslim oluyorum. Her şeyin sahibi olan sensin.” Bu teslimiyet cümleleri bana daha iyi hissettirmekle beraber hüngür hüngür ağlamama engel olamıyordu maalesef. Üşüyüp ağlayarak canımın ışıkla birlikte boğazıma toplanmasını izledim. Her bir hücrem üşümeye başladığında ve ışık artık sadece boğazımdayken ağlayarak kelime-i şahadet getirmeye başladım. Tam o anda canım boğazımdan ağzıma doğru yükselerek dışarı doğru çıkmaya ve aydınlık sönmeye başladı. Bu beklide yaşadığım tüm hayat boyunca tecrübe ettiğim en korkunç andı. Işık gittikten sonra ne olacaktı?

Yaşadığım o anlık karanlığın korkusuyla gözlerimi açtım. Cehennem gibi sıcaktı ve sudan çıkmış gibi sırılsıklam ter içindeydim. Çabucak yorganı üzerimden fırlattım ve doğrulup camdan dışarıya, karşıdaki dağa baktım. Yaşıyordum, hayattaydım ve karşıdaki dağda “S” şeklinde bir patika yoktu gerçekten…